Smileface

Smileface
@Smilefacee
Namüsait. Zihinsel standardım sabit, uyum opsiyoneldir; seçimi seviye yapar.
Hafızanı Kaybedersen Suçların da Kaybolur mu?
6/10
·144 syf.·
2026 30. kitabı
Kitaplar daha ilk sayfadan “Burada bir tuhaflık var” hissi verir ya… işte bu kitap tam olarak öyle. Sessiz sessiz ilerliyor ama insanın içini aşırı rahatsız eden bir havası var. Üstelik bunu bağırarak değil, fısıldayarak yapıyor. Kitabın baş karakteri yaşlı bir seri katil. Evet, kulağa zaten yeterince ilginç geliyor ama asıl mesele bu değil. Adam Alzheimer olmaya başlıyor ve olaylar tam burada karışıyor. Çünkü okurken sürekli şunu düşünüyorsunuz: “Gerçekten olan şey bu mu, yoksa o mu öyle hatırlıyor?” Bir noktadan sonra karaktere mi güvenemiyorsunuz, kendinize mi, karışıyor. Ben kitabı okurken sürekli diken üstünde hissettim ama klasik polisiye gerilimi gibi değil bu. Daha sessiz, daha psikolojik bir gerilim. Sanki her sayfada bir şey olacakmış gibi ama ne olacağını asla kestiremiyorsunuz. Kitabın en iyi yaptığı şey de bu bence: huzursuz etmek. Bir de garip şekilde karaktere bazen üzüldüm. Düşünsene, bir seri katile üzülüyorsun. Kitap insanı tam olarak böyle rahatsız edici bir yere çekiyor. İyiyle kötünün sınırı iyice bulanıklaşıyor. En sevdiğim şeylerden biri de anlatımının aşırı akıcı olmasıydı. Gereksiz detay yok, uzatma yok. İncecik kitap ama içinde kocaman bir karanlık taşıyor resmen. Hele son sayfalarda olaylar iyice zihnin içinde dönmeye başlıyor. Kitabı bitirince bir süre tavana bakıp “Ne okudum ben şimdi?” hissi geliyor gerçekten. Karanlık atmosferli, psikolojik tarafı güçlü ve ters köşe his bırakan kitapları seviyorsanız bence hiç düşünmeden okuyun.
Bir Katilin GüncesiKim Young-Ha · Timaş Yayınları · 20246,3bin okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İnsan Bitirince Bir Süre Kendine Gelemiyor
6/10
·293 syf.·
2026 29. kitabı
Bazı kitaplar daha başında sana “bu hikaye canını yakacak” hissini veriyor. Hamnet tam olarak öyle bir kitap. Ama ilginç olan şu: Bunu büyük olaylarla değil, küçücük detaylarla yapıyor. Bir evin içindeki sessizlikle, bir annenin bakışıyla, odalar arasında dolaşan görünmez bir eksiklik hissiyle… Kitabın çıkış noktası zaten başlı başına merak uyandırıcı. Shakespeare’in 11 yaşındaki oğlu Hamnet ölüyor. Birkaç yıl sonra Shakespeare, Hamlet’i yazıyor. İsim benzerliği bile insanın içine tuhaf bir his bırakıyor. Maggie O'Farrell da tam bu boşluğun içine giriyor aslında: “O evde neler yaşandı?” Ama kitap düşündüğüm gibi çıkmadı. Ben daha tarihî, daha “edebiyat dünyası” odaklı bir şey bekliyordum. Onun yerine kendimi bir ailenin en mahrem acısının içinde buldum. Ve dürüst olayım, bazı bölümleri okurken insan resmen boğazında bir düğümle kalıyor. Özellikle Agnes karakteri… Uzun zamandır bir karakteri bu kadar canlı hissetmemiştim. Böyle klasik roman karakteri gibi değil de gerçekten yaşamış biri gibi duruyor. Bir sahnede çok güçlü, başka bir sahnede darmadağın. Çocuklarına yaklaşımı falan o kadar gerçek ki insan bazen okurken rahatsız olacak kadar yaklaşıyor hikâyeye. Kitabın en etkileyici taraflarından biri de şu bence: Sürekli bir şey olacak hissi var ama kitap acele etmiyor. Yavaş yavaş kuruyor atmosferi. Ve o sakinlik içinde gerilim büyüyor. Özellikle hastalık kısmına yaklaşırken sayfaları daha hızlı çevirmeye başladım ben. Bir de Maggie O'Farrell’ın dili acayip iyi. Öyle süslü süslü değil ama insanı içine çekiyor. Evin içindeki havayı, bahçeyi, kumaşların kokusunu bile hissediyorsun bazen. Kitabı okurken resmen soğuk taş duvarlı bir evin içinde dolaşıyormuş gibi oldum. Ama bence kitabın asıl meselesi ölüm değil. Geride kalan insanların ne yaptığı. Aynı acının herkesin
HamnetMaggie O'Farrell · Domingo Yayınevi · 20249,6bin okunma
Başkasını Okurken Kendine Yakalanmak
8/10
·408 syf.·
2026 28. kitabı
Okumaya başladığımda açıkçası neyle karşılaşacağımı tam bilmiyordum. Birkaç terapi hikâyesi okurum, etkilenirim, kapatırım diye düşünüyordum. Ama öyle olmadı. Daha ilk sayfalarda, sanki birinin en gizli çekmecesini açmışım gibi hissettim. Irvin D. Yalom öyle bir anlatıyor ki… Kendini sadece bir psikiyatrist olarak değil, hataları olan, bazen ne yapacağını bilemeyen bir insan olarak da ortaya koyuyor. Ve bence kitabı bu kadar gerçek yapan şey de bu. Çünkü okurken şunu fark ediyorsun.. O koltukta oturan sadece “danışan” değil, aslında hepimiziz. Bazı hikayelerde içim daraldı. Özellikle insanların sevilme ihtiyacıyla nasıl kendilerini kaybettiklerini okurken… “Bu kadar da olmaz” dediğim yerde bir anda durup düşündüm. Acaba ben olsam ne yapardım? İşte kitap tam da burada içine çekiyor seni. Sadece okuyup geçemiyorsun, kendinle yüzleşiyorsun. En tuhafı da şu oldu. Bazen bir danışanın hikâyesini okurken “Ben böyle biri değilim” diye düşündüm. Ama birkaç sayfa sonra, o duygunun bir yerlerde bana da ait olduğunu fark ettim. Yalom bunu yüzüne vurmuyor, ama hissettiriyor. Sessizce. Kitap boyunca en çok hoşuma giden şeylerden biri de şu samimiyet. Yalom her şeyi bilen biri gibi konuşmuyor. Bazen o da yanılıyor, bazen o da zorlanıyor. Bu da terapiyi bir “mucize çözüm” olmaktan çıkarıp, iki insanın birlikte bir şeyleri anlamaya çalıştığı bir yolculuğa dönüştürüyor. Ve kitabı bitirdiğimde içimde garip bir his kaldı. Ne tam mutlu, ne tam hüzünlü… Daha çok, bir şeyleri anlamaya biraz daha yaklaşmış gibi. Sanki biri bana gelip “Bak, herkes biraz kırık… ve bu çok normal” demiş gibi. Eğer bu kitabı eline alırsan, sadece başkalarının hikayelerini okumayacaksın. Büyük ihtimalle kendinden parçalar da bulacaksın. Ve belki de en çok bu yüzden, kitabı kapattıktan sonra bile aklından
Alıntı
Bir Psikiyatristin AnılarıIrvin D. Yalom · Pegasus Yayınevi · 20174,874 okunma
Karanlıkta Açan Cümleler
7/10
·312 syf.·
2026 27. kitabı
İlk bakışta sessiz ama içine girdikçe insanın içini usul usul sarsan bir kitap. Okurken sürekli şunu hissettim. Bu hikayeler bağırmıyor, ama uzun süre susmama izin de vermiyor. Tarık Tufan’ın dili zaten tanıyanların aşina olduğu o kırılgan, biraz hüzünlü ama bir o kadar da sahici tınıyı taşıyor. Bu kitapta ise sanki o ses daha da içe dönmüş. Karakterler büyük olaylar yaşamıyor belki ama içlerinde kopan fırtınalar öyle tanıdık ki… Bir cümlede kendini yakalıyorsun, bir bakıyorsun yıllar önce hissettiğin bir şey yeniden canlanmış. Kitabın adı çok şey söylüyor aslında... Gece açan çiçekler. Karanlıkta büyüyen, görünmeyen ama varlığını derinden hissettiren duygular… Hikayelerde de tam olarak bu var. Yalnızlık, pişmanlık, kırgınlık… ama hepsi çok gösterişsiz, çok “gerçek” bir yerden anlatılıyor. Sanki biri sana oturmuş, başından geçenleri fısıldıyor gibi. En çok hoşuma giden şeylerden biri şu oldu.. Bu kitap hızlı okunup bitirilecek türden değil. Hatta bence sindire sindire okunmalı. Çünkü bazı cümleler var ki durup tekrar okumak istiyorsun. Hatta bazen sadece bir paragraf, bütün gün aklında dolaşıyor. Ama şunu da söylemek gerek. Eğer hareketli, olay örgüsü yoğun bir kitap arıyorsan bu sana ağır gelebilir. Çünkü burada mesele “ne olacak” değil, “ne hissediliyor”. Tarık Tufan tam da bu duygunun peşinden gidiyor. Kitabı kapattığımda içimde garip bir his kaldı. Ne tam bir hüzün ne de tam bir huzur… Daha çok, bir şeyleri anlamaya biraz daha yaklaşmış gibi. Ve sanırım bu kitabın en güçlü yanı da bu: Okuruna cevap vermiyor, ama doğru soruları hissettiriyor. Kısacası, Gece Açan Çiçekler sessiz ama etkisi uzun süren bir kitap. Gürültülü dünyadan biraz uzaklaşıp kendi içine bakmak isteyenler için… tam zamanında açan bir çiçek gibi.
1000Kitap
Gece Açan ÇiçeklerTarık Tufan · Doğan Kitap · 20258,3bin okunma
Birbirine Değen Hayatlar Üzerine
7/10
·188 syf.·
2026 26. kitabı
Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığınızda zihninizde tek bir karakter kalmaz aksine farklı coğrafyalardan insanların hayatları iç içe geçer ve uzun süre sizinle yaşamaya devam eder. Saç Örgüsü de tam olarak böyle bir kitap. Laetitia Colombani, birbirini hiç tanımayan üç kadının hikayesini öyle incelikle örüyor ki, kitabın adı bir metafordan öteye geçip anlatının ruhuna dönüşüyor. Hindistan’da kast sisteminin en alt basamağında yaşam mücadelesi veren Smita, İtalya’da aile mesleğini ayakta tutmaya çalışan Giulia ve Kanada’da başarılı bir avukat olan Sarah… Üç farklı ülke, üç farklı hayat, üç farklı mücadele. Ama ortak bir nokta var. Hepsi bir şekilde kendi kaderlerini yeniden yazmak zorunda kalıyor. Kitapta en çok hoşuma giden şey, Colombani’nin abartıya kaçmadan güçlü bir duygusal etki yaratabilmesi oldu. Her karakterin hikâyesi kısa ama etkili bölümlerle ilerliyor. Özellikle Smita’nın yaşadığı toplumsal baskı ve kızının daha iyi bir hayat yaşayabilmesi için verdiği mücadele oldukça çarpıcı. Giulia’nın aile geleneği ile modern dünyanın gerçekleri arasında sıkışması ve Sarah’nın başarı odaklı hayatının kırılma noktası ise hikâyeye farklı bir derinlik katıyor. Anlatım oldukça akıcı. Bölümler kısa olduğu için kitap neredeyse kendini okutuyor. Bir bölüm bittiğinde diğer karakterin hayatına geçmek ilk başta küçük bir merak duygusu yaratıyor, ama ilerledikçe bu geçişler kitabın ritmini oluşturuyor. Üç hikâyenin nasıl bağlanacağını merak etmek, sayfaları hızla çevirmeye neden oluyor. Saç Örgüsü, kadınların dayanıklılığı, seçimleri ve umutları üzerine sade ama etkileyici bir roman. Büyük olaylardan çok insanların iç dünyasına odaklanıyor. Bazen bir hayatın değişmesi için küçük bir cesaret anının yeterli olabileceğini hatırlatıyor. Eğer kısa sürede okunabilecek ama
1000Kitap
Saç ÖrgüsüLaetitia Colombani · Yan Pasaj Yayınevi · 202017,7bin okunma