Kitabın biçemine değinecek olursam her ne kadar hasta öykülerinden anekdotlar aktarsada kitapta tıbbi kelimeler, hastalığın fizyolojisini belirten bilimsel cümleler oldukça fazla. Akışı zorluyor ve dikkat çok çabuk dağılıyor. Bazı cümleleri hem etkisinden dolayı hemde dikkati dağıttığından iki üç kez okumak zorunda kalıyorsunuz. Ancak araya serpiştirilen hasta öyküleri bir serinlik veriyor ve kitabın tamamen tıbbi bir kitap olmasını engelliyor.
Kitabın içeriğine gelecek olursak insana iki üç terapi seansı kadar etkili. Yazar anekdotlarla hastaların çocukluğunun üzerinde duruyor. Çocuklukta ya da geçmiş zamanlarda duygusal anlamda başa çıkılamayan süreçlerden geçerken bedenin bilinçsizce yarattığı savunma mekanizmalarının beden üzerindeki hasarını ve gizli stresin etkilerini gözler önüne seriyor.
Çocuklukta yaşadığımız duygusal yoksunluğun, kayıpların, reddedilme ya da sevilmeme korkusuyla söylenmeyen tacizlerin, bastırılan öfkenin insan bedeninde dengeyi nasıl bozduğunu ve bedenin buna bilinçsizce nasıl tepki verdiğini inceliyor.
Genel olarak otoimmün hastalıkların -kişinin bağışıklık hücrelerinin yine kendine saldırdığı- bedenin kendi dilince hayır demesi olduğunu gösteriyor.
ALS, MS, romatoid artrit, ülseratif kolit, irritabl bağırsak sendromu gibi otoimmün hastalıkların ve hastalarının genelde aynı kişisel özellikleri, benzer mizaçları olduğu çocukluluk hikayelerinin benzeştiğini görüyoruz bu kitapta.
Karakter denilen şeyin aslında çocuklukta başa çıkma teknikleri olduğu ve benliğimize bilinçsizce yerleştiğinden bizlerin doğuştan özelliklerimiz gibi atfedildiğini dile getiriyor. Ancak bunlardan sıyrılabileceğimizden bahsediyor.
Öfke ve hiddetin farklılığından, gerçekçi öfkeden ve gerçekçi öfkenin dışa vurumunun insanı gevşettiğini ancak yıkıcı