insanın vedalaşmak için ne kadar az zamana ihtiyacı olduğunu ve yanında götüremeyeceğini bilince her şeyin ne kadar değersiz göründüğünü fark edip korktu...
Evet nerden başlasam nasıl ifade etsem bilemediğim bir kitap yorumlamayla daha karşı karşıyayım. Stefan Zweig'in her hissiyatı bu kadar nasıl güzel işleyebildiğine olan hayranlığımı mı anlatsam yoksa hayatımızda dürüstlük oldukça ne kadar özgür olduğumuzu mu...
Kitaptaki ana karakter kadınımız resmen dertsiz. Sıfır dert, tasa. Yeni macera arayışı ondan. Çoculkarına anne olmayı bile hayatın yükü gibi gören ve bundan kaçan miskin bir karakter. Evet '' beğenilmek" kadınların hoşuna gitse de bazı kadınlar sadece ama sadece beğenilmek için yaşar. Beğenilmek, övülmek onların hayattaki en büyük hazlarıdır. Karakterimiz de maalesef tam öyle boş bir kafa. Yaşadığı yasak aşkın ortaya çıkmasından duyduğu endişe beni bile çok rahatsız etti. İtiraf et ve kurtul dedim sürekli. Korkularmızın bizi esir alması ne kadar da korkunç bir tablo çizdi gözüme anlatamam. Aldatılan adamın kadına vermek istediği ders aynı zamanda kadın için en büyük cezaydı. Adamın zekasını tebrik ettim. Öfkeyle hareket etmek yerine kadını içerden kemiren bir huzursuzlukla terbiye etti desek yeridir. Ah insanoglu. Elinden bir şeylerin gideceğini anladığında güzellikleri görmeye başlaması ne kadar da ironik...
Dürüstlük en büyük hürriyettir. Birini kandırmak sadece içinizi çürütür. Sizi kemirir yer bitirir. Zaten hayatımızda yeterince sorun varken bırakalım da insanlarla ilişkilerimizde kafamız rahat olsun dimi ? Kırk takla atarak, bir şeyleri 'mışmış' gibi göstermek, gizlemek sadece bizi yorar...
Huzurlu ve yalansız dolansız hayatlarımız olması temennisiyle...
Aslına bakarsan hâlâ anlayamadığım şey, insanın tehlikesini bilerek bir suçu işledikten sonra itiraf etme cesaretini bulamayışıdır. İtirafı engelleyen bu basit korkuyu her türlü suçtan daha zavallıca buluyorum.