Tüm gök kürelerinde ortak olan ve ZAMAN olarak adlandırdığımız bu isimsiz sonsuzlukta, kullanma hakkı bize bahşedilen bu kırıntı, yaşamın bu minnacık dakikası bize içi sızlayarak bakıyor. Kendi kendimize yıkıntı halindeki bunca evrenin altındaki ezilmişliğimizin varlığında, şanlarımızın, şöhretlerimizin, kinlerimizin, aşklarımızın ne anlamının olduğunu soruyor ve gelecekte minicik bir noktadan ibaret olacağımız düşünüldüğünde, yaşamak için bunca zahmete değip değmeyeceğinin yanıtını bulmaya çalışıyoruz.
Tıpkı, modern kimyanın dünyanın yaratılışını bir gazla açıkladığı gibi, ruhun da sevinçlerinin, güçlerinin ya da düşüncelerinin hızla yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan korkunç zehirlerden oluştuğu iddia edilemez mi? Birçoğumuz iç organlarımıza aniden yayılan manevi bir asidin yıkıcı etkisiyle ölüp gitmiyor muyuz?
Her zaman kendisiyle çatışma halinde olan, umutlarını şu anki sıkıntılarıyla gölgeleyen ve sıkıntılarını kendisine ait olmayan bir geleceğe erteleyen insanoğlunun tüm davranışlarında tutarsızlığın ve zafiyetin izleri vardır.