Fugui kadar unutulmaz biriyle daha sonra hiç tanışmadım. Hayat tecrübeleri hakkında bu kadar net ve onları başkalarına aktarmada bu kadar yetenekli biriyle hiç tanışmadım. Geçmişini tamamıyla görebilen birisiydi. Toy bir delikanlıyken nasıl yürüdüğünden, nasıl büyüdüğüne kadar her şeyi görüyordu. Bu ülkede bu tür insanlarla nadiren karşılaşılır. Sefalet ve zorluklar diğerlerinin hafızasını kötü etkiliyor olabilir. Geçmişle, çoğunlukla bir tür miskinlik halinde yüzleşirler. Ne yapacaklarını bilmeden, ne yapacaklarını bilmeden, geçmişi garip bir gülümsemeyle başlarından savarlar. Sanki dedikodu ya da kulaktan dolma şeylermiş gibi, kendi tecrübelerine karşı ilgiden yoksundurlar. Parça parça hatırlarlar, bunların da genellikle yaşadıklarıyla bir ilgisi yoktur. Katlandıkları onca şeyi ifade etmek için bir iki cümle yeter.
Ama Fugui tamamen farklıydı. Geçmişi düşünmekten zevk alıyordu. Hayatı hakkında konuşmaktan hoşlanıyordu. Sanki bu şekilde hayatını tekrar tekrar yaşayabiliyordu. Hikâyesi, pençelerini ağaca geçirmiş bir kartal gibi esir almıştı beni.
"Dünyanın yakışığı, alemlerin ışığı oğul, onlar bize ulaşamazlar. Kırata bu dünyada hiçbir at ulaşamaz. Sen yüreğini düzelt yeter ki oğul. Yüreğinden korkuyu at oğul, at. Atmazsan yandık. Haydi oğul, topla kendini..."
Sevinci, dilin gücünün yetmediği kederi, umudu, yüreğin taşıyamadığı acıyı sazın telleri taşır. Türkü olup dilden dile dolaşır. Gönül gönül yakar, kalpten kalbe kazınır. Türküler üç hikayenin de ortak dili.
Karacaoğlan der:
Üç derdim var birbirinden geçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm.
Türküler, gurbet, sevda, hasret nakış nakış yüreğinize işliyor. Köroğlundan, Karacaoğlandan, Alageyikten çok dinleyeceğiniz var. Öyle samimi ve öyle güzel ki. Çok sevdim.