Bir gün hayatımın hikâyesini, gençliğimin bu on yılının dokunaklı ve ibret verici hikâyesini anlatacağım. Sanırım pek çok kişi aynı şeyleri yaşamıştır. İyi insan olmayı bütün kalbimle istiyordum; ama gençtim, tutkularım vardı, iyiyi aradığım o günlerde yalnızdım, yapayalnızdım. En içten isteklerimi oluşturan bir şeyi, yani ahlâk açısından iyi bir insan olmak istediğimi ne zaman göstermeye çalışsam küçümsemelerle, alaylarla karşılaşıyordum; oysa ne zaman iğrenç tutkulara kapılsam beni övüyor, teşvik ediyorlardı. Mevki ve makam düşkünlüğü, iktidar hırsı, çıkarcılık, şehvet düşkünlüğü, kibir, öfke, intikam... Bunların hepsi saygı görüyordu. Kendimi bu tutkulara kaptırdığımda yetişkin birine benziyordum ve takdir edildiğimi hissediyordum. Yanında kaldığım, dünyanın en saf varlığı, iyi yürekli teyzeciğim benim için, evli bir kadınla aramda bir ilişki olmasından başka bir şey istemeyeceğini söylerdi hep: "Rien ne forme un jeune homme comme une liaison avec une femme comme il faut. Genç bir erkeği hiçbir şey düzgün bir kadınla ilişkisi kadar şekillendirmez." Benim için bir arzusu daha vardı: Yaver olmam, daha da iyisi hükümdarın yaveri olmam; onu en mutlu edecek şeyde çok zengin bir kızla evlenmem ve bu evlilik sonucunda olabildiğince fazla toprak kölesine sahip olmamdı.
O yılları korkmadan, tiksinmeden ve yüreğimde açı duymadan hatırlayamıyorum. Savaşta adam öldürdüm, öldürmek amacıyla insanları düelloya davet ettim, kumar oynayıp kaybettim, köylülerin emeklerini iç ettim, onları cezalandırdım, zina yaptım, iğfal ettim. Yalan, hırsızlık, her çeşit zina, sarhoşluk, zorbalık, cinayet... İşlemeyeceğim suç yoktu ve bütün bunlar için yaşıtlarım beni övüyor, nispeten ahlaklı biri sayıyorlardı, hâlâ da öyle sayıyorlar.