Kahire'ye ilk gelişimde ve sultanın himayesini kazandığımda, Salahaddin bin Eyyub'un yaptırmış olduğu Mısır'daki bir medresede hoca açığı vardı. Salahaddin bu medreseyi, fıkıh öğretimini sürdürmek için Malikilere vakfetmişti. Feyyûm'dan buğday üretilen bir bölüm toprağı, bu medreseye vakıf olarak ayırmıştı. Bu yüzden, sözkonusu bu medreseye el-Kamhıyye (buğdaydan geçinen) adı verilmiştir. Aynı şekilde, Şafiilere de burada vakıf topraklar ayrılmıştı. O sırada bu medresenin müderrisi ölmüştü. Sultan, öğretim işine beni getirdi. Daha önce de belirttiğim gibi, bunun ardından 786/1384 yılında Maliki mahkemesinin başyargıçlığını da bana vermişti.
Her yandan bana karşı huzursuzluk arttı. Devlet erkânıyla aram açıldı. Tam bu sırada ailem ve çocuklarım felâkete uğramıştı. Mağrib'ten gemiyle gelirlerken, gemi şiddetli bir fırtınaya yakalandı ve battı. Bütün varlığım, ailem ve çocuklarım yokolup gitti. Bu yüzden, felâketim ve sabırsızlığım büyüdü. Zühd (dünyaya boşvermişlik) ağır bastı.
Zilkade ayı başında Kahire'ye geçtim. Dünya incisini, âlem bahçesini, milletler mahşerini, karınca gibi insanları, İslâm'ın eyvanını ve iktidar koltuğunu gördüm. Çevresinde köşkler ve konaklar görünüyordu. Ufuklarında hânkâhlar ve medreseler parıldıyordu. Bilginlerden oluşan dolunaylar ve yıldızlar ışıyordu. Nil Denizi kıyısı, cennet ırmağını ve gökyüzü sularının kopuş kaynağını andırıyordu, Suyu, susuzunu ve hastasını suluyordu. Dalgaları (seli/ taşkınlığı) onlara meyveler ve hayırlar sağlıyordu. Kalabalıkları yutan kent sokaklarında, nimetlerle dolu çarşılarında dolaştım.