Sorel

Vicdan, insanın kendi içine kendi elleriyle yerleştirdiği bir köle ağasıdır. Onu kendisine ait olduğunu sandığı isteklere göre hareket etmeye yöneltir, oysa bu istekler, aslında dıştan gelen toplumsal taleplerin içselleştirilmesidir. Sert ve acımasızdır, insanın bütün yaşamını gizemli bir günahın kefareti haline getirerek, zevki ve mutluluğu yasaklar.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Angelus Novus ve Entelektüel Kişilik
Antonio Gramsci’nin entelektüel tanımı yalnızca geleneksel ve organik entelektüel ayrımına dayanmaz; aynı zamanda iktidar ile hakikati söyleme cesareti anlamına gelen parrēsia arasındaki gerilimin farkında olmayı da gerektirir. Bu nedenle entelektüeli yalnızca geleneksel ve organik kategorilerine indirgemek yerine, onun tarihsel ve etik karakterini de genişletmek gerekir. Bu noktada Walter Benjamin’i anmak elzemdir. Benjamin, Über den Begriff der Geschichte adlı eserinde tarih anlayışını açıklarken Paul Klee’nin Angelus Novus adlı tablosuna başvurur. Benjamin’in yorumunda Angelus Novus’un yüzü geçmişe dönüktür; melek geçmişin yıkıntılarını görürken, “ilerleme” olarak adlandırılan fırtına tarafından durmaksızın geleceğe doğru sürüklenir. Bu imge tarihçinin konumunu olduğu kadar entelektüelin konumunu da simgeler. Çünkü tarihçi, geçmişi yalnızca kronolojik bir anlatı olarak değil, bugünü ve geleceği belirleyen tarihsel bir alan olarak okur. Bu nedenle tarihçinin görevi geçmişi olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi ortaya koymaktır. Böyle bir tarihsel bakış, aynı zamanda entelektüelin etik sorumluluğunu da ifade eder. Benjamin’in ifadesiyle tarihin Angelus Novus’u, tarihi hem bütünlüğü içinde okur hem de her kültür belgesinin aynı zamanda bir barbarlık belgesi olduğunu gösterir. Dolayısıyla tarihçinin bakışı ile entelektüelin konumu birbirinden ayrı değildir; her ikisi de geçmişin enkazına bakarken, hakikati söyleme cesaretiyle bugüne müdahale etme sorumluluğunu taşır. Türkiye’de popüler tarih anlatısının en görünür figürlerinden biri olan İlber Ortaylı’nın tarih anlatısı ise yüzünü geçmişe dönmekle birlikte, bu geçmişi bugünün ideolojik hamasetinin malzemesi hâline getirme eğilimi gösterir. Geçmişe yönelirken bakışını belirli bir tarihsel noktaya
Luther’in dünyasal yetkeye karşı tutumunun, dinsel öğretileriyle çok yakından ilişkili olduğunu anlamamız önem taşımaktadır. Bireyin, erdemleri açısından kendisini değersiz ve önemsiz hissetmesini sağlamakla, onu Tanrının elinde güçsüz bir aletmiş gibi hisseder duruma sokmakla. Luther, baskıcı bir dünyasal yetkeye karşı kesin tavır almak için insanda mutlaka bulunması gereken özgüveni ve insanlık onuru duygusunu yok ediyordu. Birey, onur ve gurur duygusunu yitirdi mi. ruhbilimsel olarak, ortaçağ düşünme biçiminin belirleyici özelliği olan duyguyu da, yani yaşamın amacının, insan, onun tinsel kurtuluşu ve tinsel erekleri olduğu duygusunu yitirmeye hazır demekti.
Olağandışı katı bir babanın yetiştirdiği Calvin, çocukluğunda çok az sevgi ya da güvenlik tattığından, yetkeye karşı, sürekli olarak karışık duygular beslemiştir; yetkeden nefret etmiş, ona karşı durmuş, aynı za­ manda da ona hayran olmuş ve boyun eğme eğilimi göstermişti.
Kapitalizmdeki ekonomik gelişme, psikolojik ortamda gözle görülür değişiklikleri birlikte getirdi. Ortaçağın sonlanna doğru, bir huzursuzluk havası esmeye başladı. Çağdaş anlamda zaman kavramı gelişmeye başladı. Dakikalar değerli hale geldi; bu yeni duyguyu somutlaştıran en çarpıcı olgu, Nümberg’de saatlerin on alımcı yüzyıldan sonra her on beş dakikada bir çalmasıdır.19 Tatillerin, bayramların fazlalığı bir talihsizlik olarak görünmeye başladı. Zaman öylesine değerliydi ki, herkes, yararlı olmayan bir amaç için zamanı asla harcamamaya özen gösteriyordu. Çalışmak giderek çok üstün bir değer haline geldi.