Sanatın hayatın süsü, albenisi olduğu gerçeği benim için
apaçıktı. Ancak hayat benim için cazibesini yitirmişken, benim
eserlerim başka insanları nasıl cezbedecekti? Kendi hayatımı yaşı-
yor olmadıkça, başka bir hayatın dalgaları beni taşıyor oldukça -
hayatın bir anlamı olduğuna inandıkça, ama bu anlamı tanımla-
yamadıkça- hayatın, sanatın her türündeki yansımaları bana zevk
veriyordu; hayata sanatın aynasından bakmak zevkli bir uğraştı. Ne
var ki, hayatın anlamını aramaya başlayıp da kendi hayatımı
yaşama zorunluluğunu hissetmeye başlayınca, o ayna benim için
gereksiz, lüzumsuz, saçma ve acı veren bir şeyoldu. Artık aynada
gördüklerimle kendimi avutamıyordum, çünkü aynada durumumun
aptalca ve ümitsiz olduğunu görüyordum.
Bir sanatçı olarak ben yazıp çiziyor ve insanları
eğitiyordum. Ama ne öğrettiğimi ben de bilmiyordum ve bu işin
karşılığında belli bir ücret alıyor, nefıs yemekler yiyor, harika bir
yerde kalıyor, muhteşem kadınlarla birlikte oluyor ve mükemmel bir
camianın içinde yer alıyordum. ünlü biriydim, bu da öğrettiklerimin
doğru şeyler olduğunu gösteriyordu.
Sanatın anlamına ve hayatın tekamülüne olan bu inanç bir dindi ve
ben bu dinin papazlarından biriydim. Bu dinin papazlarından biri
olmak eğlenceli ve karlı bir şeydi. Epeyce bir süre bu inancın
içerisinde doğruluğundan şüphe duymadan yaşadım.
Vicdan, insanın kendi içine kendi elleriyle yerleştirdiği bir köle ağasıdır. Onu kendisine ait olduğunu sandığı isteklere göre hareket etmeye yöneltir, oysa bu istekler, aslında dıştan gelen toplumsal taleplerin içselleştirilmesidir. Sert ve acımasızdır, insanın bütün yaşamını gizemli bir günahın kefareti haline getirerek, zevki ve mutluluğu yasaklar.
Luther’in dünyasal yetkeye karşı tutumunun, dinsel
öğretileriyle çok yakından ilişkili olduğunu anlamamız önem taşımaktadır. Bireyin, erdemleri açısından kendisini değersiz ve önemsiz hissetmesini sağlamakla, onu Tanrının elinde güçsüz bir aletmiş gibi hisseder duruma sokmakla. Luther, baskıcı bir dünyasal yetkeye karşı kesin tavır almak için insanda mutlaka bulunması gereken özgüveni ve insanlık onuru duygusunu yok ediyordu. Birey, onur ve gurur duygusunu yitirdi mi. ruhbilimsel olarak, ortaçağ düşünme biçiminin belirleyici özelliği olan duyguyu da, yani yaşamın amacının, insan, onun tinsel kurtuluşu ve tinsel erekleri olduğu duygusunu yitirmeye hazır demekti.