Bir ara, annesinin ta Yunanistan'dan getirdiği el işlemesi örtülerin üstüne sıralanmış çay, pasta takımlarının sergilendiği camdan vitrinin alt rafindaki kitaplara takılmıştı yaşlı konuğun bakışları.
"Senin mi bunlar?" diye sormuştu Süha'ya.
"Benim," demişti.
"Ne kadar çok kitap, hepsini okudun mu?"
- Gizli bir gururla, "Çoğunu okudum," demişti Süha.
"Okumak iyi bir şey, oğul. Ama söyle bakalım, sen nedenokuyorsun?
" Süha, bu yaşlı köylüyü içten içe küçümseyerek yanıtlamıştı soruyu. "Dünyayı tanımak için."
"Dünyayı tanımak için... Sen, hakikatin peşindeyim, desene şuna."
"Öyle de denebilir."
"Büyük hedef seçmişsin kendine.
Bizim inancımız, hoşgörülüdür. Sağken tüm yaptıklarına karşın yine de onu düşkün saymadık. 'Gençtir, cahildir zamanla hakikati öğrenir, yola gelir,' dedik. Ben böyle yoldan çıkmış çok insan gördüm, duydum. Bu zavallıların çoğu ölürken, yaşadıklarının anlamını kavrayıp, erenlerden aman dilediler, af istediler. Ismayil tam bir aymazlık içindeydi. Allah'ın verdiği canı kendi alma cüretini gösterdi. Ister kendini öldür. ister başkasını, hiç fark etmez, ikisi de cinayettir. Canı veren Allah'tır, ancak o geri alabilir. Bundan büyük günah olmaz. Üstelik Ismayil, ulu kişilerimizin kabirlerinin üstünde vurdu kendini...