.
"- Bir insan, diyelim ki doksan doğumlu bir çocuk, iki bin elli yılında yani altmış yaşında yaklaşık bir buçuk milyon reklam izlemiş olacak.
- Nasıl yani?
- Öyle. İnsan beynine yapılan bu acımasız saldırının yarattığı tahribatı düşünsene. Bu yüklemeyi peş peşe yapsalar insanı çıldırtabilir. Yavaş yavaş zehirliyorlar bizi. Derinden derinden. Bunların yanında bir de tiranlar toplumsal rahatsızlıkları insanları eğlenceye boğarak örtbas etmeye çabalarken en az reklamlar kadar kirletiyorlar beyinleri. Bunun etkisini de katınca o ünlü sirozlu karaciğer ile temiz karaciğer fotoğrafları arasındaki fark gibi oluyor televizyon mağduru ile diğerinin beyni. Şimdi soracaksın, "Peki sen neden bu kadar çok izliyorsun?" diye. Soracaksın değil mi?
- Evet.
- George Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Aldous Huxley ise kitapları yasaklamaya gerek kalmayacağından, çünkü hiç kimsenin kitap okumayacağından korkuyordu. Orwell bizi bilgisiz bırakacak olanlardan, Huxley ise pasifliğe, narsisliğe, egoistliğe, paranoyaya sürükleyecek olan kirli bilgi yağmurundan... Aslında temelde Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden, Huxley ise sevdiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkuyordu. Sence hangisi haklı çıktı? Hangisi?
- Huxley
- Evet. Sevdiğimiz ya da zorla sevdirildiğimiz televizyon bizi yavaş yavaş kitaplardan, doğadan, duyarlılıklarımızdan, duygularımızdan insanlığımızdan uzaklaştırıyor. Bitiyoruz. İşte ben bu bitişi izliyorum. Keyif almıyorum. Acı çekiyorum. Onların içinde, onlarla yaşamak, onlardanmış gibi görünmek ve onlar için acı çekmek.