Normalde bir çocuk kitabı ama yetişkinlere de hitap ediyor. Ölüm kavramını çok güzel ifade eden bir kitap. Ölüm olmasaydı ne olurdu ? Bunu aile ve doğa kavramlarıyla çok güzel açıklayan bir kitap
Ölümsüz AileNatalie Babbitt · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20184,073 okunma
Okurken klasik müthiş bir ön yargıyla okumaya başladım ama hikaye her karakterin ağzından anlatılmaya başlanınca hem ön yargılı olduğuma utandım hem de empati yapmanın önemini bir kere daha anladım... Eyüp rüya görüyor ve gördüğü rüyalardan uyuyamayacak hale gelince doktora gidiyor. Doktor rüya defteri yazmasını isteyince rüyalarını hatırlamaya başlıyor. Annesi kızına abla yerine anne görevi yüklüyor, anne görevi yüklenen Müesser kardeşleri arası ayrım yapıp Eyüp'ü kayırıyor. Veysel kardeşi Eyüp'ü her kıskanarak yaşıyor. Eyüp ise hep ailesinden farklı ve dışlanmış hissediyor, okuldaki başarısı sayesinde de yatılı okuyor ve ailesinden hep uzak kalıyor. Fakat hikaye ilerledikçe neden böyle kutuplaşılmış anlaşılıyor. Babaları Müesser ve Veysel'e cinsel istismarda bulunuyor... Bu yaşananlar Veysel'in durumu annesine söylemesi ve babasını öldürmeleri ile bitiyor. O sırada bebek olan Eyüp bunlara şahit oluyor ve ona rüya gördüğünü söyleyip rüyalar anlatılmaz diyerek susturuluyor. Herkes bu yaşananları içine atarak, paylaşmayarak kişiliklerini oluşturup bu şekilde yaşıyorlar. İletişimin önemini anlıyoruz bu kitabı okudukça. Konuşmanın paylaşmanın önemini...
Perihan'ın yaşadıkları da az değil. Baba başta yok diye yardımcı olmak yerine sığıntı muamelesi yapan dayıyla yaşamak. Çalışmaya zorlanan, çalışmaya mecbur olan bir genç kız. Büyürken gelişen vücudunu bastıran, hep azarlayan sinirini ondan çıkaran bir patron... Kitapta tek hoşuma gitmeyen kısım Veysel'in eşcinsel olduğu göndermesi. Arkadaşıyla boşanmayı konuşan Perihan'ın sohbetinden bu imayı alıyoruz ve babasının cinsel istismarına maruz kalan bir erkeğin eşcinsel olarak gösterilmesi ülkemizde zaten hala kabul görmeyen ve anlaşılmayan bir konuyu çok yanlış yerlere götürebilir diye düşünüyorum. Tacize uğradı ondan eşcinsel
Rüyalar AnlatılmazNermin Yıldırım · Everest Yayınları · 20254,420 okunma
Kitap iki çocuklu bir aileyenin üçüncü çocuğunun engelli oluşu ve bu çocuğun aileye yaptığı etkiyi konu alıyor. Edebi açıdan bol betimleme bulunduran bir kitap. Şahsen konu beni çok etkilesede bazı yerlerde çok tekrara düştüğünü düşünüyorum.
Kitaptan yola çıkarak açıkçası Adler'in bir kez daha çok haklı olduğunu düşündüm. Ailenin kaçıncı çocuğu olduğumuz kesinlikle karakterimizi etkiliyor.
Engelli çocuğun hayatlarına girmesiyle ağabey (ilk çocuk) resmen ona ikinci bir ebeveyn oluyor. Onun neredeyse tüm sorumluluğunu bir çocuk olarak ne kadar üstlenebilirse üstleniyor. Yemesi içmesi bir yana dursun, onu manevi olarak besliyor. Resmen onun görmeyen gözleri oluyor, hareket edemeyen ayakları oluyor. Çocuk büyüyüp de bakımı evde yapılamayacak hale gelince aile onu bakım yurduna yolluyor diye o kadar içerliyor ki bu tüm karakterine yansıyor. Kardeşinin ölümüyle artık kimseye kaybederim diye bağlanamaz oluyor. Huzuru sadece kendinde buluyor.
Kitap kız kardeşin (ikinci çocuk) gözüne geçince olaylar bambaşka. Kız kardeş engeli öğrendiği andan itibaren nefret ediyor kardeşinden. Tüm ailenin düzenini bozduğu için nefret ediyor, ağabeyinin ilgisi ondan gittiği için nefret ediyor, artık arka plana düştüğü için nefret ediyor. Bu nefret onun tüm kimliği oluyor. Resmen bu nefret ve kıskançla bütünleşiyor. Evden ayrıldığında mutlu oluyor, öldüğünde kurtulduk diyor.
Ölümünden bir süre sonra, kardeşler büyüdümten sonra ailenin bir çocuğu daha oluyor, sonuncu kardeş. Aileye sağlıklı bir çocuk olmanın getirdiği mutluluğu getiriyor ama her zaman engelli kardeşinin gölgesinde hayatına devam ediyor. O kardeşinin yerini aldığını düşünüp bu düşünceyle büyüyor. Ağabeyi hayata küs, ablasına çok daha ilgili...
İlk çocuk → sorumluluk alan, “küçük ebeveyn”
Ortanca/diğer kardeş → görünmezleşme