Baş karakterimiz yazar olma çabasında ve biraz da marjinal bir karakter aynı zamanda gayet sıradan, kendi halinde, realist ama bir o kadar da duygulara kapılan birisi. Duygulara o kadar kaptırıyor ki kendisini bu yazarlık serüvenine de etki ediyor. Duygularıyla, düşünceleriyle hatta yazmakta olduğu hikayelerle bile sohbet etmeye başlıyor eh tabii buna yalnızlığın da etkisi oluyor. Olayları karakter kendi ağzından anlatıyor ve kitap karakterin dolaştığı İstanbul sokaklarıyla başlıyor bi zaman sonra Müzeyyen, kahramanın hayali aşkı, ismini görüyoruz, onunla olan hayali konuşmaları okuyoruz ve sonra o kadar etkili oluyor ki okuyucu şaşırıp gerçekten Müzeyyen var mı diye düşünmeye başlıyor. Bir bölümde, kendi yazdığı kitabın cümleleriyle bi sohbet dönüyor ve onlara anlam yüklüyor, sanki ruhları varmış gibi, sanki karşısında insan oturuyormuş gibi. Bana göre kahramanımız melankoliği, yalnızlığı kendi yarattığı dünyasında bile bırakamıyor çünkü kitapta Müzeyyenin eskiden bi eşi olduğunu öğreniyoruz, yazdığı hikayeleri Müzeyyen küçümserken görüyoruz ama bunları yaptıran yine kahramanın kendi kafasının içi, çok mu kaptırdı kendisini ya da çok mu seviyor üzülmeyi çözemedim açıkçası ve bu kötü durumlar karşısında nasıl yıkıldığını, üzüldüğünü hissedebiliyoruz yani bir insan neden sevdiği kadın tarafından yıpratılmayı seçer ki? Mizacı böyleyse demek ki. Kitabın bir bölümünde kahramanımız yazdığı bir hikayeyi Müzeyyene okuyor ama Müzeyyen küçümseyici bir tavır takılıyor ve orada kitabın adı da olan cümleyi okuyoruz “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” diyor baş karakter. Bana göre bahsettiği tutkusu onu bu hayata bağlayan hayali dünyası yani Müzeyyenin var olması. Daha sonra “Kadına geliyor gece yarısı” diyor Müzeyyen, sanki kahraman kendisine anlatmaya çalışıyor gibi, tutkusu