Sükûnet

Edebi-Felsefe Deneme
Dünyanın düzeninde bir eksiklik yok. Daha doğrusu varoluşta ve evrenin çarkında bir hata yok. Böcekten ağaca, çiçekten toprağa, suya… bir hâlidir gidiyor. Düşün(e)meyen insanoğlunun yaratılış hevesinde — burada Yaratan’ı sorgulamıyor, insana ima buluyorum — mi bir kusur (sanmam) var; yoksa insan kusurlu da (evet, yaratılan kusurludur; bilerek ve isteyerek de öyle olmuştur) kusursuz olan ne var? “İnsan da hep kusurlu canım…” “Ne yapayım, ben böyle yaratılmışım…” Diye diye geldiğimiz — kendimizi ne hâle getirdiğimiz — duruma bak sen. Hepimiz suçluyuz! Eşit derecede ve tekrarlayarak; sevdiğimiz için, saygı gösterdiğimiz için, sarıldığımız, çiçeği koklarken aldığımız o kederli veya memnuniyetli mutluluk için; tırtılın toprakta veya yaprakta sürtündüğünü izlerken hoşnut olduğumuz için; sevişirken kokladığımız her bir alandan memnuniyet duyma gayesiyle — ve tabii ki memnun etmek için — her bir ısrarlı dokunuş için, alacağımız hazzın sarsılmaz özgüveni ve tabii egomuzu hoşnut tutma hevesiyle verdiğimiz savaşlardan galip geldiğimiz için; birinin elini tuttuğumuzda onun saflığıyla saflaştığımız için ve de onunla aynı yükseklikte olmaya çalışıp yağ gibi üste çıkmaya çabalamadığımız için; karşıdan gelen bir bireye tebessümle selam verirken alacağımız tepkiden bihaber, keyifli bir gün için yapılan bu anlamsız hareketler için; hemcinsimize giydiği bir elbisenin ona yakıştığını söyleme gereği duyup, iltifatı hak ettiği için yüzündeki tebessüme ortak olduğumuz için; kitap okurken — okumayı sevmeyen bir toplum olarak (ama biz bu yazıya evrensel bakalım) — “Kitaba bakabilir miyim? Yazarını merak ettim…” diyen o meraklı salyangoz satıcısı kızın (bu bir benzetme ve de güzel bir kadın!) öğrenince kaşlarının ilginç şekillere girmesine rağmen hoş, çocuksu bir siluet hâli takınması için;
Felsefe
Reklam
Aşk Her Rengi Alır
O muhteşem şeyin herkes peşinde koşuyor ve dibindeki aşkı görmemekte de iş. "Şuraya biraz pembe, biraz mor... maviyi şuraya vurmalı! Kırmızıyı.... duyguları fırça darbeleriyle renklendirebilirsin, fakat; aşk böyle bir şey değil. aşk kendine özgü bir varlık; biçime sokamazsın, olduğu gibi kabul eder ve yaşarsın.
Aşk
Varoluşun Sinir Uçlarına Dokun
Dans Ritim ile Başlar, Müzik Bir Bahane Üzülme, bir gece olacak ve karanlik bir güneşle son bul(may)acak. Zaman dipsiz bir su kuyusunun içinde gibi arsızca ilerlemeye devam edecek. Ne çılgınlıklar, ne sessizlik, ne sakin veya tuzlu/tuzsuz bir hayat bu zamanı evrilmeye güç yetiremeyecek. İnsanoğlu ışıkhızıyla bile bir yere varacak olsa , bu zamanın akışında hicbir şey değiştirmeyecek. Sen bir yere gitme hızını değistirebileceksin ama, zaman seni hiç umursamadan kendi şarkısını aynı ritimle sürdürecek. Düşünsene! Duygusal bir boşluğa ve veya bir şeyleri beklerken ya da çok mutlu olduğun bir an ve veya keyifli bir süre zarfında zamanın akış hızı nasılda el değiştiriyor. Böyle bir şey olabilir mi..? Oluyor evet. Yanılgıyla. İnsan ruhunun kaydığı günlük ritmin de zamana nasıl da bilinçsizce "zaman geçmiyor" ya da keyifli bir gün de "ne çabuk zaman geçmiş...." diyebilme özgürlüğünü kendimizce kendimizi kandırabiliyoruz. Sevgilere de benzer kulplar takıyoruz. Hemde öyle böyle bir şey değil. Sevmek?... sevilmek?... nedir bu kavram. İnsan duygusunun en enteresan kördüğümü. Gerçekten seviyor, seviliyor muyuz? Sevmek insan olgusunun en hassas duygu yoğunluğundan birisi. Korku kadar olmasa da. Sevgi bağlamında birine olan bağın en yoğun ve ruhunun karmakarışık olduğu an; zaman gibi, ve bastırmaya çabaladığın veya serbest bir akışta bırktığın duygunun zaman ile karşılaşma anı "zaman geçmiyor"... "ne çabuk geçti". Zaman ilerliyor sevgi ilerliyor veya sevilmek ve sonra zamanın tersine bir şey işliyor. Zaman gerçek mi? Tamam diyelim ki zaman bir yalandan ibaret. Peki ya sevgi? Gerçek mi? "Bir histen, duygudan, beklentiden, ya da bencllikten mi ibaret"? Zaman kendi halinde ilerleyen bir varlık. Sevgi de bir varlık. Zaman gerçekte var olan bir şey, görünmese de
Duygu ve Düşünce
Seneler sonra anlamışım Kuşları avlayan balıkları Balıkları avlayan insanları İnsanları avlayan insanları... (Kadir Sefa)
Şiir
Biraz Zihin Temaşası
Düzenlemeden, doğal akışıyla ve zihinsel akışı ile olduğu gibi paylaşıyorum.. ben böyle seviyorum. Yapmacık değil. (Yazım ve imlâ hataları varsa af buyurun demek isterdim amma, demiyorum 😊 ) Dünyanın bir bahanesi olurdu, geceleri uyandırmak için. Insan gibi, insanında bir bahanesi olurdu, sevmek için, nefret etmek için, katil olmak için, merhametli davranmak, saygı duymak, çalmak için hep bir bahaneleri olurdu. İnsanın kendine itiraf edemediği fakat sırtında dünya kadar kadar hacimli, kiloda hafif, pahada ağır yükleri koyardı sırtına . Sırtına çok gelende avuclarına, parmak aralarına, bazen kirpilerine, bazılarını yüreğine. Kimilerini ayakkabının içine; ezdiğini görmemek ve geri adım atmamak adına gözlerini kapar, ilk adımı atar ve yürür gider. İnsanın hep bir bahanesi olurdu. Acı çekmek için sevmek, ve hatta daha derine götürüp aşık olmak gibi bir bahane üretir. Ardından gerçekten böyle bir şey varmış gibi; menfaatlerini perdeler, yerine fizyolojik bir boyuta vardırana kadar inandırırdı kendini . En kötü senaryo ise; insan seviyorumu nefretle eşdeğer bir duygu kabulüne sokar, iki ahmak profesörün "evet, nefret sevginin bir tesahürü" diye adlandırıyorlar: ne ayıp, sevenin boyun eğeceği yerde benim değilse başkası ile mutlu olamaz kavramını geliştirmek sevgi değil bağımlılıkttır. Takıntı yapan birey (psikoloji üslup ile seslenelim insana) ya da her ne halt ise.... Ne diyorduk ? - her neyse ne yazılarımı genel olarak doğaçlama yaparım - Bitmek bilmeyen bir ezber var insanların aklında, dilinde, gönlünde. " Falan psikiyatrist bu konuyu şu şekilde ele alıypr!... bir diğeri "danışmanım bana aslında partnerimin (eş, sevgili, vs.) Kendimi kurban.... bahsetti. Her şeyi tam ögrenemediğimiz gibi; en saydam, şeffaf duyguları
Duygu ve Düşünce
Reklam