Herkesin bir hanı var; hâli ise muamma.
İnsan böbürlenmeyi ne çok sever:
“Ben bildim, ben yaptım, ben başardım.”
Oysa en basitinden kabız olduğunda dahi
kendi bedeninden çıkması gerekeni çıkaramaz.
Toprağın kuraklığını, ıslaklığını, nemini;
siyahını, beyazını, kahverengisini var eden
kâinatın gerçek sahibi varken,
insan yine de sahiplik iddiasına kalkışır.
İnsan, bir müsveddeden başka nedir ki?
Yirmi yıl kendi ihtiyacını gideremeyen,
bir yirmi yıl dünyayı ve insanları tanımaya harcayan;
fakat dönüp dolaşıp kendini tanıyamayan bir varlık…
Sorsan, tanrı sensin.
Hatta tanrıyı da geçmişsin — tövbe haşa.
Hayatı boyunca tek bir hakikat üretememiş,
bedenindeki bir tüyü bile garipsemiş bir kopya,
dünyaya nasıl da nam salar.
Kendi karnını doyuramayan, susuzluğunu gideremeyen bir hiçlik,
birdenbire yenilmez bir zorba kesilir;
hükmettiğini sanan bir dev gölgesine dönüşür.
Kötülüğünün bulaşıcı olduğu düşüncesiyle, kimseyi yanına yaklaştırmıyordu. Karısını, çocuklarını odadan kovuyordu. Her gün odayı dezenfekte ettiriyordu. Üzerine konan sinekler hastalığı yayabilirmiş. Bütün böceklerin ölmesi gerekiyormuş odada. Sonunda hiç konuşmamaya başladı. Sorulara bir cevap vermiyordu. Söylediği en masum sözde bile farkına varmadığı bir yalanın bulunmasından korkuyordu. Doktor, bu doğruluk buhranının, çok ileriye götürülmemesini tavsiye etti. Vücudun, yalandan bu kadar temizlenmesi, ilerde başka karışıklıklara yol açabilirdi. Hastanın iyileşmesi halinde yalana direnci sıfıra inebilirdi: böylece, en küçük bir yalan bile öldürücü bir etki yapabilirdi.