Kendimi sessizce izliyorum bazen. Ruhumu bedenimden ayırıp, kalan süre zarfında ne kadar ahmakça davranabildiğimden, en güzel hâllerime kadar her şeyi bir süzgeçten geçiriyorum. Sonra dönüp, nerede yanlış yaptığımı sorguluyorum.
Ne tuhaf; insan hem muhteşem hem de dibe vurmuş hâliyle aynı bedende yaşayabiliyor. Pek sık olmasa da, bu iki figür zaman zaman anlaşabiliyor bile. Ama bazı şeylerin fazlalığı—mesela merhamet—elde tutulan hülyaları ister istemez öldürüyor. Avucunu açıp baktığında, kalbinin cankırıklarıyla dolu olduğunu görüyorsun. Kapatmaya kıyamıyorsun; açık bırakmaya da gönlün razı gelmiyor.
Kişisel gelişimcilerin genellemelerle insanı anlatmasından, adına nefret demesem de, öteden beri hoşlanmam. Yine de tamamen haksız olduklarını da söyleyemem. Çünkü burada söz konusu olan, bir bireyin değişip yenilenme, kendini bulma ve kendi olabilme mücadelesidir. Ve bu mücadelenin sonunda, mutlu olmayı bekleyenlerin—oysa bunun sadece bir ihtimal olduğunu unutanların—hüzünlü şarkıları hiç susmaz.
İnsan gelişir, değişir, kendini bulur; evet. Ama özgüvenin sunduğu o güven alanı, çoğu zaman daha büyük savrulmaların da kapısını aralar. Etrafındaki herkesin kendi savunma taktiklerini geliştirdiği, yalanın ve riyanın kol gezdiği bir dünyada, inanacak ve güvenecek kimse kalmaz. Böyle bir yerde özgüven, fayda sağlamaktan çok, alelade bir kusmaya dönüşür.
İnsan, insanın vazgeçilmez mührüdür. Ama kırılan mühürden çıkan mektup, pusula; bireyin duygularını kimi zaman kamçılar, kimi zaman gıdıklar. Mühürlü zarflar kalp attıkça yenilenir. Ve hiç yorulmayan bir postacı, hayat boyu bu sirkülasyonu sürdürür.