Umut Can Zan

Asrın Kahini Kafka
Geçen yüzyılın tarihini okurken dahi hala burnumuza kanın o ağırlaşan, paslanmış demir kokusu gelir. Bazen insan, satırların önünde kesilmiş biçilmiş damarlar gibi uzandığını, cümlenin sonundaki noktanın aslında yere düşmüş bir asker miğferi olduğunu görür gibi olur. Öyle ya kolay mı iki dünya savaşını kendi içinde barındırmak? Cihan harplerinde doğrudan ve dolaylı olarak biz de öldük, biz de öldürdük. Bizim de topraklarımız, besleyip binbir ihtimamla büyüttüğü oğullarını bir bir uzak karalarda, aldığını geri vermeyen denizlerde yitirdi. Böylesine büyük bir izdihamın, sağımız ve solumuzda kol gezen ölüm meleklerinin olduğu bir zaman, asla yalnızca savaş veya tarihiyle oluşmaz. Felsefesi, düşüncesi ve hissiyatı ile de oluşur. Geçenlerde bir tabir okudum. Yazar geçtiğimiz asır için "kahini Kafka olan bir çağ" gibi zihinlere ilk işitildiğinde çakılan bir tabir kullanıyordu. Gerçekten de bu çağın kahini Dava'sı ile Şato’su ve Dönüşüm'ü ile Kafka’dır. Belki o dünya savaşlarını, ölümleri hesap etmedi. Ancak ondan çok daha sonrası, belki daha da önemlisini gördü. İnsanın böcekleşmesini, sistemin insanı yalnızca dolaştırmasını ve daha fazlasını... Kahini Kafka olan bir çağın çığırtkanı ise Albert Camus oldu. Devamlı insanların boş yere öldüğünü ve yaşamın değerli olduğunu bağırdı. Yazdı, söyledi ve insanlara dokundu. Böylece yalnızca tahmin etmek, öngörmek gibi masa başı bir iş yapmakla kalmadı, aktif olarak bir şeyler yapmaya da çalıştı. Birinci Dünya Savaşı'nda babasını yitiren, yol gözleyenlerden biri olan bu çocuk uzaklarda bir yerlerde Sisifos'un hâlâ mutlu olabileceğini düşündü. Bundan dolayıdır ki başka evler barut kokmasın diye bağırdı, didindi ve çığırtkanlığını yaptı. Bir yerlerde Camus’ün bir rolü var ise bu çağ baştan ayağa absürt, baştan ayağa saçmadır. Kimin
Edebiyat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Pişman olabilmek kadar önemli olan şey, pişman kalabilmektir. ilimvemedeniyet.com/deneme/insanim-...
Edebiyat
Efsun
"Ben edebiyattan ibaretim!” İnsanlık tarihi bir efsunları yıkma tarihidir. Adem babamızdan bugünün modern insanına kadar bir sürü değişen durum, duygu oldu. Bunlar kimi zaman bizler için faydalı, kimi zaman ise zararlı idiler. Fakat bunların ötesinde zahiren iyi görünüp aslında bizlerin zararına iş yapanları da olmadı değil... Bilhassa bilimin, tekniğin, insanın gelişmesi ile doğanın ve evrenin üzerindeki sır örtüsünü kaldırıp attık. Ancak bu örtü gitti, güzellik ve hayâlin üzerine düştü. Onları örtü altında unutup artık hem güzellikten hem de meraktan yoksun sırlara bakar olduk. Fakat ne mutlu ki hâlâ üzerinde örtüyü tam anlamıyla çekip çıkaramadığımız kelimelerimiz var. Öyle ki onların insanı hem yaralayan hem de yaralarını saran tarafı günümüzde dahi sırlara bulanmış durumda. Bu sırlar sayesinde onların çevresindeki dünya renklerini kendi içinde muhafaza etmeye devam ediyor. Bazen bir cümlenin, “canın sağ olsun” gibi basit bir cümlenin insanın ruhunda ne şehirler imar ettiğine şahit oluruz. Üç kelimeden mürekkep bu cümle dile kolay, gönle zordur. Kelimelerin asıl gizemi de buradadır. “Yazıklar olsun sana!” cümlesi de yine üç kelimeden oluşur. Fakat bu cümle ile yukarıdaki cümle arasında Erzurum ve İstanbul kadar mesafe vardır. Birinin insanda bıraktığı rahatlama, mutluluk hisleri diğerinde kendisini hüzün ve kızgınlık olarak gösterir. Oysa kelimelerin sayıları aynı, söyleyen aynı ve dinleyen de aynıdır. Değişen en önemli şey kelimelerin kıymetini bilmemektir. İnsan ruhunda bir delik açmaya da, onu tedaviye de muktedir olduklarına inanmamaktır! Kelimeler hâlâ bizlere karşı sırlarla dolu bir alemdirler. Onların insanı böylesine farklı kutuplara çekebiliyor olmalarına anlam vermek oldukça güç. İyi ki güç... Zira üzerinden kaldırdığımız her şeyin aynı zamanda
Duygu ve Düşünce
Huzursuz Tanpınar
Türk edebiyatında birkaç tane sac ayağı olduğuna inanırım. Benim için bu ayakların en mühimi ve en ağırı da Ahmet Hamdi Tanpınar'dır. Eserlerini hâlâ ilk günkü heyecan ve şaşırma ile okuduğum yetmez, üzerine her seferinde farklı bir zevk alırım. Bilhassa onun nesirleri şekeri bitmeyen tatlılara benzer. Ne kadar tüketseniz, ne kadar hazmetseniz de o hâlâ tatlıdır. Tanpınar için en mühim sanat daima şiir olmuştur. Onun belki bu görüşünde hocasının tesiri de vardır. Zira Yahya Kemal de şiirlerinde uzun, çok uzun süreler çalışırmış. Hatta rivayet o ki, bir şiirinde bir kelime için yedi yıl beklemiş. Tanpınar da hiç değilse hocasından bu mükemmeliyetçiliği kapmıştır. Onun için şiir vezin ve kafiye içinde, göze hitap etmektir. Fakat bu sınırlamalar onun rüya âlemine ket vurur. Mehmet Kaplan bu sebeple “Eşik” şiiri hakkında yazarken şunları söyler: “serbest vezinde çok daha fazlasını yapabilecekken bu tutumu bizi ondan mahrum etmiştir.” Tanpınar o yüzden şiirinde anlatamadığı her şeyi nesirlerinde yazar. Orada dahi şairane üslubunu bırakmaz. Antalyalı Genç Kız'a yazdığı mektupta kendi edebiyatı için “en uyanık hâl ile rüyayı yazmak” ifadesini kullanır. Hakikaten de onda rüya, hayal, zaman gibi mefhumlar oldukça kuvvetlidir. O kimi zaman üç yaşında dışarıda izlediği karın onda bıraktığı hüznü hatırlar kimi zaman ise Kerkük evlerini... Hepsinin ortak bir noktası vardır: Hepsi bir yerde rüyaların ya konusu olur ya da direkt rüya kılıfına girerler. Tanpınar aynı zamanda hikayelerini dışarıdaki dünyadan da besler. Erzurum depreminde yaşadığı anları Abdullah Efendi’nin Rüyaları kitabında esinlenerek kaleme alır. Türk aydınının Doğu ve Batı arasında bocalamalarını “Huzur” romanında işler. Bu işlemeleri öylesine estetik ve leziz bir üslup ile yapar ki, siz büyük meseleler
Alıntı