Aslında elimde bir kitabı tutup loş bir ışığın altında okumadım da… Bol yıldızlı ve dolunayın yüzleri aydınlattığı bir vakitte, beyaz ve uzun sakallı, yaşlı ve bilge bir adamla konuştum sanki.
Satırlar değil aklımda kalan.
Köhne bir trenin homurtusu gibi anlattı bana bu bilge: Aşkı, ihaneti, yaşlanmayı, gençliği, verilen sözleri, cayılan sözleri…
Hani iki şehrin hikayesi romanının başında der ya: “En güzel zamanlardı, en kötü zamanlardı. Bilgelik çağıydı, aptallık çağıydı…”
Böylesine keskin karakterlerin, keskin olayların arasında ipince bir iplikle, küçük bir hikayenin içerisinde, ne hazineler dokumuş Shakespeare..
Zamanın bir yerinde sana aşığım, hep seveceğim diyerek yanılmışımdır. “Kesin görünen düşünceler değişebilir zamanla, belleğin kölesidir ileriye dönük kararlar, heyecanla doğar ama sonra zayıflarlar” demiştir William.
Ne güzelsin demişimdir zamanın bir yerinde. “Öyle güçlüdür ki güzellik, iffet onu kendine benzetemeden, o iffeti çöpçatana döndürüverir” demiştir William.
Üzülmüşümdür olanlara. “İmanlı bir yüz ve dindar davranışlarla şeytanın üzerine bile bir kat şeker çekmek mümkün” demiştir.
Ve daha nicelerini.
Sakin akan bir ırmak gibi, üzerinde süzülmek gibiydi şiirsel anlatımında kitap. Bir su olup akıp gitti adeta.
Bir de bir kısım dizi ve filmlerin bazı sahnelerinin bu kitaptan etkilendiğini de görmedim değil.
Hele biri varki, bir Türk dizisi. Tuncel Kurtiz Ezel adlı dizide, bir otel odasında, dolap kapısına ateş ederken: “ Şu kapıya bir el ateş etsem kapı acıdan ah diye kıvranır mı?” der ve ateş eder. İzleyenler bilir ve büyülü bir sahnedir. Bu kitapta Hamlet’in öldürdüğü Kral’ın danışmanı adeta bu şekilde ölmüştür. Birkaç filmde de esintilerine rastlasam da uzun uzadıya anlatmaya yerim yok gibi.
Okuyacaklara tavsiyem: Kitabın başında