Hayatımın büyük trajedilerinden biri, doğal yolla hiçbir şey hissedemiyor olmak. Herkes gibi sevmeye ve nefret etmeye muktedirim, herkes gibi korkabilir ya da coşkuya kapılabilirim; ama sevgim ya da nefretim, korkum ya da coşkum o tanımlanmış duygulara benzemiyor hiçbir zaman: Ya bir öğeleri eksik kalıyor ya fazladan bir tane eklenmiş oluyor - sonuç olarak farklı bir şeye dönüşüyor ve hissettiğim hayatla uyuşmuyorlar.
Bunları kabına sığmayan, belki de ruhuna sığmadığı için bir türlü rahat edemeyen bir sıkıntının; herkesin ve her şeyin boğazıma yumruk gibi oturan, delirtici baskısının altında; bedenimde hissettiğim, beni kaygılara boğan, ezen anlaşılmamış olmak duygusunun pençesinde yazıyorum. Sonra başımı kayıtsız, mavi göğe kaldırıyorum, yüzümü rüzgâra, esintinin bilinçsiz serinliğine bırakıyorum, gördükten sonra gözlerimi kapatıyorum, hissettikten sonra yüzümü unutuyorum. Böyle daha iyi olmasam da, başkalaşıyorum. Kendimi görmekle kendimden kurtulmuş oluyorum. Hatta gülümsemek geliyor içimden: Şimdi kendimi daha iyi anlıyor değilim ama artık farklı olduğumdan kendimi anlamaktan vazgeçmiş durumdayım. Göğün en yücelerinde, görünür hale gelmiş bir hiçliği andıran minicik bir bulut, bütün evreni kucaklayan bir unutuşa ak damgasını vuruyor.