"Bütün dinler beden ve ruhun aynı olduğu inancına dayanıyorsa,"diye düşündü Selim, "keşke tam bir dindar olsaydım da buna katıksız inanabilseydim." Ruh ve beden aynıdır, beden toprakta çürür, ruh göğe yükselir, bu inanç, milyarlarca kişiyi kendine bağlamıştır. "Ölenlere üzülmeyin, çünkü o cennete gitti," derlerdi; hele çocuklara... "İyi ama," diye geçiriyordu içinden,çocuğun ya da sevgilinin bedeni de kıymetli değil miydi? Eline diken batsa, bir yerini kesse üzüldüğün o beden, birdenbire nasl önemsizleşir? İnsan zihni bunu nasl kavrayabilir? Bir sevdiğinin mezarını ziyaret ettiğinde, ikilem içinde kalmaz mıydın? Acaba o burada mi, yoksa başka yerde mi? Buradaysa kötü, dilerim başka yerdedir. Ama burada değilse, ben burada ne yapıyorum? Bu çiçekler kimin için, onlar için mi, yoksa sadece bizim gözümüz için mi?
Heyecanlandığından değil, insanların ve her şeyin içine sızmasına izin verdiği için hatalar yapıyordu. Derisindeki gözenekler derisinden daha çok yer kaplıyordu. Her şeyden ve herkesten etkileniyordu. Çünkü etki girişini durduracak bir kişiliği yoktu. Bir çuval. Delik deşik bir çuval. Yüzlerce kapısı olan boş bir bina. Ne pasaport, ne izin. İsteyenin girip, isteyenin terk ettiği çorak bir toprak. Bir yolgeçen hanı. Hep böyleydi. Hep böyle olmuştu. Hiçbir iniş, hiçbir çıkış yoktu... Dümdüz. Eğimsiz.
"Dünyadaki tüm eleştirmenler haklı olabilir, ama ben benim... Ve beğendiğim şeyleri insanlığın oy birliğiyle verdiği bir hüküm uğruna feda edecek değilim. Eğer bir şeyden hoşlanmıyorsam, hoşlanmıyorum demektir, işte o kadar; şu gök kubbenin altında sırf benim türümden gelenlerin çoğu beğendi ya da beğenmiş gibi yaptı diye, bir maymun gibi davranıp beğeniyormuşum gibi yapmamı gerektiren tek bir neden yok. Beğendiğim ya da beğenmediğim şeyler söz konusu olduğunda modayı takip etmem mümkün değil."