Şule Saraçoğlu

Başlarımızda fikirlerimiz ve gönüllerimizde hislerimiz göklerde toplanıp bozulan bulutlara benzer. Daima muvakkat birtakım ihtişamlar kurar, sonra dağılarlar. İkide bir yapılıp yıkılan bu kâinatımızdansa yabancıların haberi olmaz. Hatta biz bile bazen onların gafili bulunuruz. Biz de nice defalarca, tanımadığımız hatta bir başkasının sandığımız bir zihniyetle harekete geçeriz. Bütün günlerimiz için kendimize bir yol çizer, sonra her gün bunun aksine hareket ederiz. Kendimizi bazan kendimizden bile ne kadar uzak buluruz! Sanki tanımadığımız, yabancı bir kalple hissederiz. Bazan da kendi kendimizle mutabıkken o kadar her şeyden uzak ve yalnız kalırız ki bütün dünyanın kendimize karşı yabancılğını, yeryüzünün gurbeti içinde bir bıkes hayatı yaşadığımızı duyarız. Ancak bütün bunlar o kadar iç içe geçen ve değişen duygulardır ki biz kendimiz de bilemeyiz, herkesle karâbetimiz ve dünya ile dostluğumuz nerde biter, dünyadaki yalnızlığımız ve herkese yabancılığımız nerde başlar?
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İnsanlara verilecek en iyi nasihat ruhlarının bu deliliğinden kurtulmaya çalışmaları değildir. Mademki buna imkân yok, mademki hakikatte böyle bir kurtuluş yoktur, insanlara verilecek en kıymetli nasihat bu delilikleriyle iyi geçinmek sanatı ve ondan istifade etmeyi bilmek hüneri olmalıdır. Nice sanatkârların sanatları böyle ehlileştirmiş oldukları cinnetlerinden gelir. Nice büyük sanatkarlar da vardır ki deliliğe bata çıka yaşamış olduklarını biliyoruz. Nice dâhiler doğru yollardan sapıtmış olanlardır. Usluluk kendini kabiliyetlerinde, tabiatında ve hülasa mukadderatında olduğu gibi kabul etmeye ve kendi deliliğimizle yani kendi kendimizle mümkün olduğu kadar iyi geçinmeye inhisar ediyor.
... insan iyi kitaplara kavuştuktan sonra, alelade kimselerin sözlerine karşı müşkülpesent davranır oluyor. Bir Shakespeare, elbette ki, herkesten daha ziyade alaka çekiyor, o etrafımızdakilerden pek daha mühim olduğu halde, biz eserlerini okumayı hala bitiremediğimizi duşünüyor ve hele ecdattan kalma mukaddes mirasın her şubesinden şuuruna payını aldıktan sonra, çok kere kendini bir nevi musiki ile -zengin demek istemiyorum fakat- tok, olgun, dolgun buluyor. Fikrin ve ruhun bu servetini bilhassa duyuran -içinde şiirimizde muhalif hiçbir rüzgârın esmedigi- yalnızlık ve sükûn nefis oluyor. Sükûta erdiğimiz zaman musikimizi dinliyoruz. Kitapların iyileri ve ruhumuzda takdis ettiğimiz faziletler, insanları daha zor beğenmeye bizi mecbur ediyor. İnsan artık vaktini yabancılara karşı müdafaa etmek sevdasına düşüyor. Tecrübenin bize verdiği olgunluk, yemek, yürümek, dinlenmek ve uyumak gibi mühim işlerden arta kalan bütün vaktimizi ancak aşkımız ve vazife arasında taksim etmeyi amir oluyor. Size kıymet verebileceğiniz bir haberi değil, ancak kendi taşıdığı boşluğu getiren bir insana, yani insanların çoğuna rast geldiniz mi, "Siz daha ağzınızı açmadan ben ne söyleyebileceğinizi biliyorum!"diyerek kaçmak arzusu duyuyorsunuz.
Kurallar içinde kuralsızdım ben ve bir uyumsuza aşık olmalıydım mutlaka... Zordu işte. Güz ile ilki bir arada tutma çabasıydı benimki. Arada yaz yahut kışın hiç uğramadığı bahar birleşmesiydik. Dona çektik, dolu yağdı üzerimize ve her dokunduğu yerimizi acıttı, dondurdu. Onun yeşil dallarını kırdı, benim kökümü gövdemi söküp aldı yerinden.
Sayfa 115·Kitabı okuyor
"Ölçüp, biçmek, hesap yapmak üzerine planlamadım hayatı. Gelen günün, kucağında getirdiklerine göre yaşıyorum. Kimi canımı yakıyor kimi canımı alıyor kimi de canıma can katıyor işte. Her gün iyi gitmiyor. İyi iyiyi kolay kolay bulmuyor, kötü kendine göre takılıp, etrafa bulaşıyor derken sabah ve gece birbirini kovalıyor. Geliyor ve geçiyor hayat.