"Bırakıp gitti beni," dedim dokunsan ağlayacak gibi. İçki bugün her zamankinden hızlı etkiyordu. "Aşıktım ben ona."
"Üzülme delikanlı," diye omzumu sıvazladı Amca bey. "Aşk her zaman yaşanmış bir şeydir."
Bir süre sessiz kaldık. Sonunda Tahtakafa hepimizin merak ettiği soruyu sordu. "O da ne demek yahu?"
"Aşk hiç yaşanmakta olan bir şey değildir," diye açıkladı Amcabey. "Ancak bir hatıra olabilir. Aşk acısı zannettiğin şey, aşkın kendisidir."
"Hayatta aşk diye bir şey yok mudur yani?" diye sordum gözlerim yaşlarla dolu.
"Yoktur, "dedi Amcabey. Rakısından bir yudum aldı." Ölümde aşk diye bir şey vardır. "
"Sonra o ilk meşum soruyla kopuş başlar: Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı? Bu masumane görünen soru, içinde korkunç bir gizli argüman barındırmaktadır: Bu da sevginin ölçülebilir bir şey olduğu iddiasıdır. Biliyor musunuz, çocuk o güne kadar bunu hiç düşünmemiştir bile. O hayatı ve hayatın bir parçası olarak kendisini ve diğerlerini doğallıkla sevmektedir. Ne ki, birden tartmaya başlar... Annemi mi daha çok seviyorum babamı mı? "
"Burası neden bu kadar soğuk?"
"Çünkü soğuk sağlıklıdır," dedi Tunçay Bey büyük bir ciddiyetle. "Hayattaki bütün kötülükler sıcaktan kaynaklanır. Neden daha uzun yaşayan canlıların daha düşük vücut ısısına sahip olduğunu düşünmediniz mi hiç? Ya da yüzyıllar sonra insanoğlu ölümsüzlüğün sırrını bulunca tekrar hayata döndürülmek isteyen kimselerin neden vücutlarını yaktırmayı değil de dondurmayı tercih ettiğini? "
Matematikçi, karakterlerini, onların konuşma ve davranış biçimlerini yaratan romancı gibi, sistemine temel aldığı ilkeleri oluşturmada özgürdür: Ne doğanın yapı ve işleyişi, ne de aklın yasaları onu buna zorlar. Gerçi hem roman yazarı, hem de matematikçi kullandığı malzemenin seçim ve işlenmesinde çevrelerince bir bakıma sınırlıdır; ancak, ne biri ne de diğeri, insanüstü birtakım değişmez zorunluluklar altında iş görmez.