İkinci Olga Tokarczuk kitabım. İlk Sür Pulluğunu kitabını okumuştum. İki kitaptan sonra da rahatlıkla söyleyebilirim ki ne çok seviyorum ne hiç sevmiyorum ben yazarın tarzını. Ortalama üstü, iyi edebiyat garantili kitapları. Belli bir abc si var yazarın belli bir formül gibi. Basit yaşamlar, doğayla ve doğaya karşı var olan iki tip insan. Belki klişe Amerikan filmlerindeki çok iyi ve çok kötü insanlar kadar derin uçurumlar olmayan ama yine de ikiye ayrılan bir insanoğlu. Bu kitapsa büyülü gerçekçilik mi desem, zaman faktörü mü desem, savaş ve savaş sonrası toplumsal gerçekçilik mi desem yoksa hepsi mi desem. Uzun bir masal gibi ama sevdim, çok sevmemekle beraber. Nobel almadan hemen önce sahi ne yazmıştı yazar? Onu da okuyup karar veririm muhtemelen.
Tüm bitkiler gibi ıhlamur ağaçları da kökenleri ağacın tohumlarında yatan, sonsuz bir düş yaşar. Düş, onunla büyümez veya gelişmez, yani her zaman aynıdır. Ağaçlar zamanda değil, mekanda hapsolmuştur.
"Ben Tanrı'nın var olduğuna inanıyorum, " demişti Izydor, çenesini cesurca ileri çıkararak. "Eğer varsa, inanmak benim için önemli. Yoksa da inanamanın bana bir zararı yok. "