Bazı kitaplar sadece bilgi vermez; tarihin karanlık köşelerinde unutulmuş bir ruhun sesini, yüzyıllar ötesinden bugüne, sanki hiç eskimemiş gibi taşır. Carlo Ginzburg, Peynir ve Kurtlar eserinde tam olarak bunu yapıyor: 16. yüzyılın sisli İtalya’sında, Friuli dağlarının gölgesinde yaşayan bir değirmencinin –Domenico Scandella, namıdiğer Menocchio’nun– zihin dünyasına, adeta bir cerrah titizliğiyle sızıyor. Menocchio’nun evreni hayal ediş biçimi, o dönem için sadece bir "sapkınlık" değil, sarsıcı ve şiirsel bir meydan okumaydı. Onun gözünde dünya, yoktan var edilmiş bir boşluk değildi; o, her şeyin başında sütün içinde yavaşça pıhtılaşan bir peynir gibi, büyük bir kaosun olduğunu hayal ediyordu. "Tıpkı sütün içinde peynirin oluşması gibi, bu kütleden bir pıhtı meydana geldi ve bunun içinde melekler türedi; tıpkı peynirin içindeki kurtçuklar gibi..." diyerek, Tanrı’yı ve melekleri göksel bir tahttan indirip maddenin özüne, o canlı ve devingen dokunun tam içine yerleştiriyordu.
Bu çarpıcı metafor, sıradan bir insanın resmi
dogmaların dışına çıktığında kendi mitolojisini, kendi kutsalını yaratacak kadar devasa bir hayal gücüne sahip olduğunu kanıtlar. Kitabın asıl büyüleyici tarafı ise Menocchio’nun eline geçen kısıtlı kitapları, Decameron’dan İncil’e kadar uzanan o dar ama derin eserleri, nasıl "vahşi" bir iştahla tükettiğini görmektir. O, metinleri pasif bir şekilde kabul etmez; onları kendi köylü mantığıyla, toprağın ve suyun bilgisinden süzülen bir gelenekle, tabiri caizse kendi işletim sisteminde yeniden kodlar. Ginzburg bize burada okuma eyleminin aslında ne kadar politik ve özgürleştirici bir eylem olduğunu gösterir. Menocchio, egemen kültürün kelimelerini çalıp onlarla kendi özgürlük alanını inşa eden bir kelime işçisidir; resmi dili kendi hayat lehçesine çeviren