A: Kalıplayan korku kültüründe büyüyen çocuk kendi niyetinin sahibi değil, buna izin verilmiyor. Ona dışarıdan verilmiş bir niyetle yaşamasını öğreniyor. Koşunca, "Koşma düşersin!" doydum deyince, "Hayır doymadın!" bir şeyi merak edip ellemeye, evirip çevirmeye başlayınca, "Bırak onu, karıştırma, kırarsın, koy yerine!" deniyor. Küçücük bebekken çıkardığı bebek sesleri bile "Hışşşt, hışşşt!" denerek bastırılıyor... Ve böylece, yavaş yavaş utanca boğulmuş iç çocuğu oluşuyor. Utanca boğulmuş iç çocuğun oluşması da bana çok önemli geliyor.
T: Evet, niyet çocuğa pompalanmış, kalıplanmış, dış kaynakIı, "uygun bulunan" niyet. Zaten burada, yaşamdan kopukluk ve "mış gibi" yaşamak başlıyor.
D: Ama kendisine böyle yaşanması gerektiği söylendiği ve çevresinde böyle yaşayanlar çoğunlukta olduğu için, ne yazık ki, neyi kaybettiğinin farkında bile olmuyor.
A: Ama Doğan Hocam çocuğun içi, onun canı, ona içten içe mesaj vermeye devam ediyor, değil mi?
D: Tabii ediyor. Ama çocuk çevrenin baskısıyla bu içten gelen mesajlara kulak vermemeyi, önemsememeyi öğreniyor.
A: O zaman iç dünyası ile dış dünyası arasındaki fark artıyor, değil mi?
D: Evet. Utanca boğulmuş iç dünya demenin anlamı da zaten bu oluyor. Çocuk kendi olmaktan, düşündüğünü ve hissettiğini söylemekten utanıyor.
T: Kendi olmaktan utanmak... Hımm.