Şiir kalbimizde

Şiir kalbimizde
@Suskun_saat
Bir günü bir gününe denk olan ziyândaysa, Denk olmamaya niyet ediyorum Yâ Rabbi… Bilenle bilmeyen bir değilse Bir olmamaya niyet ediyorum Yâ Rabbi… Kabul et kolaylaştır niyetlerimizi… ••• Vesselam…
Puan vermedi·120 syf.··
2026 7. kitabı
Samipaşazade Sezai’nin, Osmanlı’da kölelik sistemine eleştiri getirdiği romanı Sergüzeşt, aynı zamanda baskıcı yönetimin idaresi altında ezilen bir toplumun zincirlerini kırma mücadelesinin hikâyesi. Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamid Tarhan’la birlikte döneminin en önemli edebiyatçılarından biri olan Samipaşazade Sezai, Sergüzeşt’te Kafkasya’dan kaçırılarak İstanbul’da zengin konaklarına satılan Dilber’in acı macerasını anlatır. Hüzünlü aşk hikâyeleriyle de zenginleşen romanda yazar, toplumumuzda yakın bir zamana kadar sürmüş olan esirlik gerçeğiyle yüzleşmemizi sağlar. Sergüzeşt’i açıklamalı notlar, resimler ve haritalarla zenginleştirerek ve günümüz Türkçesine uyarlayarak yayımlıyoruz. “O devirde bir fikir ve kalp coşkusu, bireylerden topluma, toplumdan memleketlere, memleketlerden bütün vatana sirayet ederek düşüncelerin, suskun ve durgun cereyanların kaynaklarını ihlal ediyordu. Edebiyatla baş başa kalmak için bütün vatanda huzurlu bir köşe yoktu. Bu hallerin karşısında, ortamın etkisiyle geçirdiğim şiddetli, yakıcı, yıkıcı bir asabi hayat içinde yazı masamın önünde şiir ilhamının fikri ödüllendirip şereflendirmesini beklerken kapımda hafiyelerin ayak seslerini, penceremden beni gözetleyen kaplan bakışlı gözlerini görürdüm. Çünkü Sergüzeşt’e esaret aleyhinde başlamış ve ‘hürriyetine’ diyerek son vermiştim.”
SergüzeştSamipaşazade Sezai · Bilge Kültür Sanat · 201656,5bin okunma
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Puan vermedi·199 syf.··
2026 16. kitabı
İlk kez 1919’da okurlarıyla buluşan Memleket Hikâyeleri, Refik Halit Karay’dan okuduğum ilk kitap. Her ne kadar okurken kullanılan eski dil konusunda sıkıntılar yaşasam da, 1910’lu yılları anlatan 18 öyküde karşılaştığım kadın ve doğa konusundaki duyarlılıklar beni Karay’a hayran bıraktı. İnsanın ikiyüzlü ve bencil yanını dilde şiddete kaçmadan yumuşacık bir anlatımla okuruna aktarıyor. Böyle kitapları okuduğumda, nasıl oluyor da bu ülkede hala bu kadar çok kadın ve namus cinayeti işleniyor, bu kadar çok doğa katliamına ve hayvana şiddet haberlerine tanık oluyoruz, aklım almıyor. Karay’ın Memleket Hikâyeleri’ni okuyan birinin hiçbir koşulda bir kadına, bir ağaca, bir hayvana en ufak bir kötü muamelede bulunabileceğini düşünemiyorum. Bugün yaşadığımız neredeyse tüm sorunların temelinde okumayan bir ülke oluşumuzu tekrar ve tekrar fark ediyorum. Refik Halit Karay 1888’de İstanbul’da doğmuş. Hukuk okumuş. Bir dönem memurluk yapmış. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra gazetecilik yapmaya başlamış. Bu ülkede “gazeteci” olmak hiçbir devirde kolay olmadı; Karay da bu ülkede gazeteci olmanın bedelini ödüyor; yazıları nedeniyle önce Sinop’a, sonrasında Çorum, Ankara ve Bilecik’e sürgüne gönderiliyor. Memleket Hikâyeleri işte bu sürgün günlerinde ortaya çıkıyor. Sonrasında yaşamının başka bir döneminde yine, ama bu sefer ülke dışına, sürgüne gönderiliyor, o zaman da başka hikâyelere imza atıyor. Memleket Hikâyeleri’nin Türk edebiyatındaki ayrıcalıklı yeri Anadolu’yu anlatan hikâyeler olmasından kaynaklanıyor. Çünkü Karay’a kadar edebiyatımızı daha çok İstanbul’da yaşayan ve dolayısıyla İstanbul üzerinden yaşama bakan yazarların eserleri oluşturuyor. Memleket Hikâyeleri’nin dili sade. Kolay okunur diyemeyeceğim çünkü öykülerde Osmanlıca birçok kelime var. Bu kelimelerin
Memleket HikayeleriRefik Halid Karay · İnkılap Kitabevi · 20218,3bin okunma
Puan vermedi·50 syf.··
2026 14. kitabı
Stefan Zweig’ın yazım aşamasında adını başta Firari (Fahnenflüchtige) olarak tasarladığı bu kitabı, temelinde askerlik ve savaş kavramının bireylerin iç dünyasında nasıl tezahür ettiğini anlatıyor. Bir ressam olan Ferdinand, savaştan etkilenmemek adına eşiyle birlikte İsviçre’ye kaçmıştır. Ancak kitabın içinde çokça “makine” olarak nitelendirdiği bu insan öğütücü düzen onun peşini orada da bırakmayacaktır. Bir karıncaya bile zarar veremeyecek bir tabiata sahip olan Ferdinand, ülkesinin askerlik bürosundan gelen yazıyla yıldırım çarpmışa döner. Savaştan kaçmak için yerleştiği İsviçre’de bile bu makinenin peşini bırakmaması onu derinden etkiler. Kitap boyunca özgürlük ve esirlik arasında sorgulamalarına eşi Paula da katılır ve onu özgür olduğuna “ikna etmeye” çabalar. Lakin eşinin bütün telkinleri Ferdinand’ın “20 milyon insanı boğan o zinciri kırmasına” yardımcı olamaz. Bu sebeple eşi Paula’nın telkinleri bir noktadan sonra zorbalamaya kadar varır. Bu açıdan bakınca Zweig insanın elindekileri yitirme korkusunun büyük bir ateşleyici özelliğinin olduğunu Mecburiyet’te oldukça güzel işlemiş. Burada hem Zweig romanlarında hem de edebiyatın farklı eserlerinde görebileceğimiz şekilde işlenen kaçış teması hep benzer noktalara temas eder. İnsanın doğası gereği olacak ki, bizler korku duymamıza sebep olacak herhangi bir olayla karşılaştığımızda genelde donma, kaçma veya savaşma tepkisini gösteririz ki burada Ferdinand da donakalır ve bunun kaçışa dönüşmesiyle birlikte ayakları onu hareket etmeye zorlar. Ancak bu hareket Ferdinand’ı onun iradesinin dışındaymış gibi konsolosluğa götürür. Ferdinand kendi aklında bir kaçış senaryosu oluştursa da farkında olmadan hep o makineye itaat eder. Edebiyatta ve gerçek hayatta bu durum oldukça benzer. Bizlerin, yani kahramanların korku
MecburiyetStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202175,1bin okunma