Suuidea

Rousseau'nun savı zenginlikle ilgili bir teze dayanıyordu: zenginlik, illa ki çok şeye sahip olmak anlamına gelmiyordu aslında. Zenginlik, sahip olmak istediğimiz şeylere sahip olmak demekti. Varlıklı olmak mutlak bir kavram değildi, arzuya bağlıydı ve göreceliydi. Paramızın yetmediği bir şeyi arzuladığımızda fakirleşiyorduk; kaynaklarımız her ne olursa olsun. Ve elimizdekilerle yetinebiliyorsak eğer zengindik aslında, sahip olduklarımız ne kadar az olursa olsun.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
... kendimize saygımızı artırmamız için iki olası yol sunuyor bize: ya daha fazla başarı elde etmeye çalışacağız ya da beklentilerimizin sayısını azaltacağız. James, ikinci yolu tercih etmenin faydalarından bahseder: "Beklentilerden vazgeçmek, en az onları yerine getirmek kadar ferahlatıcı bir yoldur. Kişi, bir konuda aslında bir hiç olduğunu kabul ettiği an yüreğinde tuhaf bir hafiflik ve ferahlık oluşur. Daha genç ya da daha zayıf olmak için kıvranıp durmaktan vazgeçtiğimiz gün, çok rahatlarız, keyfimize diyecek yoktur. "Tanrı'ya şükür" deriz içimizden, "kendimi kandırmayacağım artık. Kişinin kendi benliğine yüklediği her şey, bir başarı olmanın yarı sıra, bir yüktür de aslında."
James'e göre kendimizden hoşnut olabilmemiz için her kalkıştığımız işte başarılı olmamız gerekmiyordu. Bir işte başarısız olmak canımızı sıkıyorsa eğer, bunun nedeni, o işe bütün gururumuzu ve kendimize duyduğumuz saygıyı yüklememizdi. Bunları yüklediğimiz halde, bir hedefe ulaşamamak çok daha büyük bir yıkıma neden oluyordu. Neyin zafer, neyin yenilgi olduğunu belirleyen, koyduğumuz hedeflerdi.
Salisbury'ye göre devletin her bir organını insan vücudundaki organlara benzetmek mümkündür: hükümdar başı, meclis kalbi, mahkemeler gövdeyi, memurlar ve yargıçlar gözleri, kulakları ve dili, devlet hazinesi mide ve bağırsakları, ordu elleri, köylüler ve işçilerse ayakları temsil etmektedir. Salisbury'nin çizdiği resme göre toplumdaki her birey değiştirilemez bir role sahiptir. Bir çiftçinin çıkıp da bir köşkte oturmak istemesi, ayak başparmağımızın göz olmak istemesi kadar saçma bir şeydir.
Kıskançlığın en belirgin özelliği şudur: günlük hayatta onca eşitsizlikle karşılaşmamıza karşın herkesi kıskanmayız. Bazı kişilerin çok başarılı olmaları bizi hiç rahatsız etmezken, bazı kişilerin bizden çok az farklarla üstün olmaları bizi amansız sıkıntılara sokar, bizim için işkenceden beterdir. Çünkü aslında sadece benzeştiğimizi hissettiğimiz insanları, yani referans aldığımız grubun üyelerini kıskanırız. Bize en dayanılmaz gelen başarılar, sözde eşit olduğumuz kişilerin başarılarıdır.