En önemli meşgalesi kendini kontrol altında tutmak, düşüncelerini, duygularını inkâr etmektir. Kendiyle mücadele ederken yıpranır, düşüncelerini daha düşünmeden budar, daha söylemeden geri alır sözlerini, yargılarına güvenmez, kendi özelliklerinden utanç duyar, duygularını kendine yasaklar, yasaklayamıyorsa saklar..
Daha da fenası: Bir süre sonra ona böyle fukara bir kişilik dayatmalarından acı çekmeye başlar ve kendisine övgü ve saygı kazandıracak yeni özellikler icat eder.
Akıllı, düşünceli, düzenli, gayretli biri haline gelir. Taciz altındaki kişiliği bu şekilde baskılanmaya hafif hafif direnir önce, sonra yavaş yavaş ölür ve artık sadece düşlerde kendini gösterir.
Ama bizim frenlenmiş zavallı insanımız gündüzleri tek tip bir karakterdedir, güzelce makulleştirilmiş, aklı başına getirilmiş bu yaratık bir gün eski kişiliğini ya tamamen unutur, ya acıdan çığlık atar ya da ölür.
.. kendimiz kuşa çeviriyoruz. Hep bir kötülük bekliyoruz. Esasında sadece kendi zincirlerine bekçilik eden terbiyeli saray köpekleri gibi davranıyoruz.
Çocukluğun bir türlü kökü kurutulamayan güdüsü: güven ve sevgi arayışı.
Hiçbir şey sevgi ya da dostluk kadar kesin ve acısız biçimde yozlaştıramaz bizi.
.
En büyük hırsızlık şu: niteliklerimi benden alıyorlar. Kendim olmama izin vermiyorlar. Her özelliğimin önüne bir ‘fazla’ koyuyorlar: fazla spontanesin, fazla safsın, fazla dürüstsün, bir yargıya varmakta fazla hızlısın…
Anlayamadığım halde anlamamı bekliyorlar; kabul edemediğim şeyleri kabullenmemi , sabırsızlıktan çıldırmama rağmen sabretmemi istiyorlar. Kendi kararlarımı almama izin yok. Kendim olmayı bırakmamı istiyorlar.