“Körlük” kitabını bitirdiğimde içimde tuhaf bir ağırlık kaldı. Saramago, sanki toplumun iç yüzünü yüzüme vurmuş gibi hissettirdi. Aslında kör olanın gözler değil, vicdanlar olduğunu o kadar net gösteriyor ki… İnsanların bir anda nasıl bencilleşebildiğini, şartlar değiştiğinde nasıl en vahşi hâllerine dönebildiklerini okumak hem ürkütücüydü hem de ‘bu aslında bugün de böyle’ dedirtti. Günümüzde de gördüğü hâlde görmeyen, görmek istemeyen, gerçeği bilip susan insanların körlüğüyle birebir aynı.
Kitabı okurken çoğu yerde kendimi karakterlerle aynı odada, aynı pislikte, aynı kaosun içinde hissettim. Sanki o salgın bana da bulaşmış gibi, yazar seni içeri çekip orada bırakıyor. Doktorun karısının tek başına ayakta kalma çabası ise insanlığın hâlâ bir yerlerde yaşadığını hatırlatıyor.
Romanın sonunda verilen mesaj çok çarpıcı: Asıl körlük gözlerin kapanması değil, insanın kalbinin kararmasıdır. Kitap bittiğinde bunu bir kez daha anlıyorsun; bazı insanlar ışığın içindeyken bile karanlıktalar, çünkü görmek istemeyene hiçbir ışık fayda etmiyor.