Içsel yolculuklu kitaplar hep cazip gelmistir acaba bizi nereye götürecek diye merak içinde oluruz. O güçlü diyalogları, tartışmaları, ani bir farkındalık yaratacak hayattan çıkarımlar.. Başlamadan önce de beni hep bunlar cezbetti. Hayati, benliğimizi, ruhumuzu anlamanın sonu gelmiyor. Her ne kadar uzak kalmaya çalışsak da yine farklı bir pencereden yeni bir sorgulamaya itiyor okuduklarımız ve anlamaya çalıştıklarımız. Zihnimizdeki o çırpınışların, karmaşıklığın, varolmanın boşluğu, adını koyamadığımız daha birçok duygu ve düşünce düğümü sanki o satırlarda varmış ve yıllardır aradığın şey onlarmış gibi sıkı sıkı sarılıyor hissettim kitaba ve kitaplara. Harf ve değer bulmuş hâli vardı sanki. Sonra şunu düşündüm; ben bunları yazabilseydim, düşündüklerim anlamlı olsaydı ben yine bir Bozkırkurdu gibi hisseder, onun kadar bocalardim yine. Biraz kitaba dönersek de şunları ifade edebilirim kendimce; sorgulama, bilme, öğrenme, ya da hayatın bir düşünür rolü yüklemesi, sanatçı kişiliğine bürünme, kendince kutsal değerler edinme birçok yaşam becerilerini altında ezen güçler aslında. Harry'nin (Bozkırkurdu) insanlarla günlük sohbet kuramaması, zihnini boşaltamaması, dans edememesi, günlük muhabbetin çok altında kalması aydın ve düşünür kişiliğinin gerçek hayatla bir dengede olmaması ile örneklendirilebilir. Tek bir standarti kabul etmiyor Harry, aksine hayat bu kadar derinken, zihnimiz bu kadar düşünce (karamsar ya da yaratıcı) üretebiliyorken insanların hayatın akışındaki o basit düzlemde olması Harry için uyum sağlaması korkunç yazgıydı. Hayatın basit akışına kaptırmak ondan kendisini, düşünür ve inançlı kimliğini çalmak gibi bi şeydi. Hermine ile Goethe'nin resmi üzerine olan konuşmalarında aslında Hermine'nin onu anlayamayacağını düşünen Harry, Hermine'nin sanatsal olmayan