Anneler Günü. Oysa annelik, takvimde bir güne sığmadan çok önce vardı. Çiçekçilerden, indirim mesajlarından, sosyal medya fotoğraflarından, “canım annem” yazılı kupalardan çok önce. Toprağın içinde, inlerde, yuvalarda, hastane odalarında, karanlık gecelerde, kanın ve sütün kokusunda vardı. Doğa için anne, yavrusunu kokusundan tanıyan dişiydi. Aç kaldığında emziren, tehlike geldiğinde dişini gösteren, uykusuz kalan, gövdesini yavrusunun önüne koyan canlıydı. Bir köpekte de böyleydi bu, bir kedide de, bir kuşta da, insanda da.
Sonra insan geldi ve her şeyi olduğu gibi anneliği de anlamlarla doldurdu. Anne artık yalnızca doğuran, büyüten, koruyan biri olmadı. Anne fedakârlık oldu, cennet oldu, susmak oldu, katlanmak oldu, kendinden vazgeçmek oldu. Anne yorulmaz, anne bunalmaz, anne pişman olmaz, anne gitmek istemez dediler. Kadının insan tarafını alıp yerine ışıklı, erişilmez, neredeyse nefessiz bir figür koydular.
Oysa anne de insandır. Bunu söylemek bile bazen ayıp gibi gelir. Çünkü biz anneliği öyle yüksek bir yere koyduk ki, o yükseklikte kadın artık nefes alamaz oldu. Onu kutsadıkça yalnızlaştırdık. Ona minnet duydukça ondan daha fazlasını bekledik. Bir gün çiçek verdik, kalan günlerde görünmez emeğini normal saydık.
Belki de Anneler Günü’nün en acı tarafı burada başlıyor. Bir kadının bütün bir hayatını, bütün uykusuz gecelerini, korkularını, çocuklarının ateşini ölçerkenki telaşını, mutfakta kendi kendine dalıp gidişlerini, içinden geçen ama söyleyemediği cümleleri tek bir güne sıkıştırıyoruz. Sonra da o günü süsleyip rahatlıyoruz.
Anne olmak doğanın en eski hikâyelerinden biri. Ama insan bu hikâyeyi alıp başka bir şeye çevirdi. Doğanın annesi yavrusunu korur; toplumun annesi ise herkesin beklentisini de taşımak zorunda kalır. Çocuğunu, evini, kocasını,