Tamara

Tamara
Sizin ahlakınız benim ahlakım değildir. Vicdanınız da benim vicdanım değildir… Camus. O zaman ne istiyorum? Kendime soruyorum. Cevap hiç değişmiyor. Hiç. Zaten ben de olan o…Hiç. *İmeros: Aşk, tutku istek. “Compos sui”
Ağlamadığı için kötü.
10/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 26. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 14 Mayıs 2026 19:55
Dünyanın Tatlı Kayıtsızlığına Karşı Yaşamak Meursault bana hiçbir zaman yalnızca “duygusuz” bir adam gibi görünmedi. O daha çok, toplumun kendisinden beklediği duyguları oynayamayan biriydi. Annesinin ölümünde gerektiği gibi ağlamadığı için, aşkta gerektiği gibi romantik olmadığı için, ölümün karşısında gerektiği gibi Tanrı’ya sığınmadığı için yargılandı. Belki de onun asıl suçu, bir adam öldürmesinden çok, insanların görmek istediği insan suretini taşımamasıydı. Toplumun insandan beklediği garip bir tiyatro vardır. Yas tutacaksan yüzün belli olmalı, acı çekeceksen sesin duyulmalı, seviyorsan bunu herkesin anlayacağı biçimde göstermelisin. İnsan çoğu zaman içtenliğiyle değil, görüntüsüyle ölçülür. Meursault bu oyunu bozduğu için rahatsız edicidir. Çünkü o hissetmediği şeyi söylemez, inanmadığı şeye eğilmez, ölüm karşısında bile kendini avutacak bir yalan aramaz. Camus’nün Meursault’su bana hayatın absürtlüğünü en çıplak haliyle gösterdi. Doğuyoruz, seviyoruz, yoruluyoruz, çocuklar doğuruyoruz, acılarımıza anlamlar bulmaya çalışıyoruz. Hep bir bahaneyle hayata tutunuyoruz. Ama ölüm var. Hem de kaçınılmaz biçimde var. Otuzunda da ölsek, yetmişinde de ölsek, dünya dönmeye devam edecek. Başka erkekler, başka kadınlar yaşayacak. Güneş doğacak. İnsanlar yemek yiyecek, sevişecek, kavga edecek, uyuyacak. Dünya kimse için durmayacak. Bu düşünce ilk bakışta insanın içini ürpertiyor. Çünkü herkes kendi acısının görülmesini ister. Hatta bazen acıyı başkalarında da görmek isteriz; yalnız yanmamak için dünyanın da biraz kararmasını bekleriz. Oysa Camus bize acımasız ama özgürleştirici bir şey söyler: Dünya bize borçlu değildir. Ne yasımıza, ne sevincimize, ne ölümümüze özel bir cevap vermek zorundadır. Dünya kayıtsızdır. Ama bu kayıtsızlık düşmanca değildir; Meursault’nun sonunda
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137bin okunma
Reklam
Anneler Günü. Oysa annelik, takvimde bir güne sığmadan çok önce vardı. Çiçekçilerden, indirim mesajlarından, sosyal medya fotoğraflarından, “canım annem” yazılı kupalardan çok önce. Toprağın içinde, inlerde, yuvalarda, hastane odalarında, karanlık gecelerde, kanın ve sütün kokusunda vardı. Doğa için anne, yavrusunu kokusundan tanıyan dişiydi. Aç kaldığında emziren, tehlike geldiğinde dişini gösteren, uykusuz kalan, gövdesini yavrusunun önüne koyan canlıydı. Bir köpekte de böyleydi bu, bir kedide de, bir kuşta da, insanda da. Sonra insan geldi ve her şeyi olduğu gibi anneliği de anlamlarla doldurdu. Anne artık yalnızca doğuran, büyüten, koruyan biri olmadı. Anne fedakârlık oldu, cennet oldu, susmak oldu, katlanmak oldu, kendinden vazgeçmek oldu. Anne yorulmaz, anne bunalmaz, anne pişman olmaz, anne gitmek istemez dediler. Kadının insan tarafını alıp yerine ışıklı, erişilmez, neredeyse nefessiz bir figür koydular. Oysa anne de insandır. Bunu söylemek bile bazen ayıp gibi gelir. Çünkü biz anneliği öyle yüksek bir yere koyduk ki, o yükseklikte kadın artık nefes alamaz oldu. Onu kutsadıkça yalnızlaştırdık. Ona minnet duydukça ondan daha fazlasını bekledik. Bir gün çiçek verdik, kalan günlerde görünmez emeğini normal saydık. Belki de Anneler Günü’nün en acı tarafı burada başlıyor. Bir kadının bütün bir hayatını, bütün uykusuz gecelerini, korkularını, çocuklarının ateşini ölçerkenki telaşını, mutfakta kendi kendine dalıp gidişlerini, içinden geçen ama söyleyemediği cümleleri tek bir güne sıkıştırıyoruz. Sonra da o günü süsleyip rahatlıyoruz. Anne olmak doğanın en eski hikâyelerinden biri. Ama insan bu hikâyeyi alıp başka bir şeye çevirdi. Doğanın annesi yavrusunu korur; toplumun annesi ise herkesin beklentisini de taşımak zorunda kalır. Çocuğunu, evini, kocasını,
Çiçekleri koparırsanız kaosla yüzleşirsiniz.
10/10
·303 syf.··
Beğendi
·
2026 24. kitabı
·
23 günde okudu
·
Okunma: 02 Mayıs 2026 20:01
Suça sürüklenmiş çocuklar, çoğu zaman “kötü” oldukları için değil, acı çektikleri için böyledir. Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk bize bunu açıkça gösterir: Sorunlu çocuk diye bir kategori yoktur; acı çeken, ihmal edilen, travmayla büyüyen çocuk vardır. Ve acı, insanı yalnızca üzmez; onu saldırgan, kaygılı ve hırçın da yapar. Bir çocuğun omzuna dostça dokunmak, başka bir çocuk için tehdit anlamına gelebilir. Yükselen bir ses, birine sıradan gelirken, diğerine şiddetin habercisi gibi duyulabilir. Çünkü travma, bugünü değil, geçmişi yaşatır. Beyin kişisel tarihini taşır; yaşanan her deneyim, özellikle erken yaşta olanlar, zihnin nasıl çalışacağını belirler. Bu yüzden bir çocuğun verdiği tepki, çoğu zaman içinde bulunduğu anla değil, daha önce yaşadıklarıyla ilgilidir. Şairin dediği gibi, çocukluk gökyüzü gibidir; kaybolmaz. Güneşli de olsa, fırtınalı da, insanın içinde kalır. Ve bazı çocukların gökyüzü hiç açmaz. Sürekli şiddet gören, aşağılanan, yalnız bırakılan çocuklar, dünyayı güvenli bir yer olarak değil, tetikte olunması gereken bir alan olarak öğrenir. Böyle bir yerde büyüyen birinden sakinlik, güven ve sevgi beklemek, aslında ondan bilmediği bir dili konuşmasını istemektir. Toplum ise çoğu zaman sonucu görür, süreci değil. Davranışı yargılar, nedeni değil. Oysa kısa vadeli cezalar, sert müdahaleler ya da hızlı çözümler işe yaramaz. Çünkü mesele davranışı düzeltmek değil, o davranışı doğuran sistemi anlamaktır. Sabırlı, tutarlı ve sevgi dolu bir yaklaşım olmadan değişim mümkün değildir. Bu yüzden asıl soru hâlâ aynı: Katil mi doğulur, yoksa katil mi olunur? Belki de cevap, sandığımızdan daha rahatsız edicidir. İnsan doğduğu gibi kalmaz; yaşadığı gibi olur. Ve bazı çocuklar, sevgiye hiç dokunmadan büyür.
Köpek Gibi Büyütülmüş ÇocukMaia Szalavitz · Okuyan Us Yayınları · 201410,5bin okunma
10/10
·364 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
·
33 günde okudu
·
Okunma: 24 Nisan 2026 13:33
Bir kitabı bitirdiğimizde geriye sadece hikâye kalmaz; bir bakış, bir rahatsızlık, bir yüzleşme kalır. Lolita tam olarak böyle bir kitap. Okuru rahatlatmaz, aksine onu kendi sınırlarıyla baş başa bırakır. Humbert’i “hasta” diyerek kenara koymak kolaydır. Ama bu kolaylık aynı zamanda bir kaçıştır. Çünkü onu sadece bir patolojiye indirgediğimiz anda, insanın karanlık ihtimallerini de dışarıya itmiş oluruz. Oysa Humbert bir istisna değil; bir uç noktadır. Sapkınlık, gökten düşen bir şey değil, insan zihninin içinden çıkan bir ihtimaldir. Ve en rahatsız edici olan da budur: Onun zaman zaman kendini fark etmesi, ama yine de o karanlıktan çıkamaması. Vladimir Nabokov’un yaptığı şey bu karanlığı aklamak değildir. Tam tersine, onu estetik bir dilin içine yerleştirerek daha görünür kılar. Çünkü çirkin olanı çirkin haliyle göstermek kolaydır; asıl zor olan, onu güzelliğin içinden geçirerek gösterebilmektir. Okur tam da burada sarsılır. Anlamak ile onaylamak arasındaki çizgide yürümek zorunda kalır. Yazar burada bir hâkim değildir, bir öğretmen hiç değildir. O, yarattığı dünyanın kurucusudur. Tıpkı bir Tanrı gibi… Nasıl ki yaratılan her şey Tanrı’nın ahlâkını temsil etmek zorunda değilse, bir yazarın karakteri de yazarın kendisi değildir. Humbert, Nabokov’un savunduğu bir fikir değil; kurduğu bir aynadır. Ve o aynada görülen şey okuru rahatsız ediyorsa, bu aynanın gücündendir. Bu yüzden bu kitap bir ahlâk dersi vermez. Bir sonuç sunmaz. Okura ne düşüneceğini söylemez. Sadece gösterir. Ve gösterdiği şeyden kaçmak mümkün değildir. Lolita, bir aşk hikâyesi değil; bir çarpıtmanın, bir kendini kandırmanın, bir zihnin kendi karanlığını estetikle örtme çabasının hikâyesidir. Ama aynı zamanda edebiyatın gücünün de kanıtıdır: En rahatsız edici olanı bile düşünülür kılabilme
LolitaVladimir Nabokov · İletişim Yayınevi · 20193,521 okunma
Bebek diye bir şey yok. Anne ve bebek vardır.
10/10
·102 syf.··
Beğendi
·
2026 21. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 19 Nisan 2026 23:03
Haset ve kıskançlık nedir? İkisi de insanın içini huzursuz ediyor ama aynı yerden doğmuyorlar. Kıskançlıkta bir bağ var. Sende olan bir şeyi kaybetmekten korkuyorsun. O yüzden tetiktesin. Ama o korkunun içinde hâlâ sevgi var. Haset öyle değil. Haset, sende olmayanın başkasında olmasına tahammül edememek. İstemek değil sadece; onun onda olmasına katlanamamak. Freud’a göre kıskançlık, bir ilişkinin içine üçüncü birinin girmesiyle başlar. Sevdiğin birini kaybetme ihtimali ortaya çıkar ve o anda rekabet doğar. Yani kıskançlık, bir bağın içinden çıkar; içinde hem sevgi hem korku taşır. Haset ise o kadar “ilişkisel” bile değildir. Melanie Klein’a göre haset çok daha erken başlar. Daha insan dünyayı tanımadan, ilk iyi olanla kurduğu ilişkide. O iyi olan şey “meme “ sadece besleyen bir yer değildir. Bir kaynak, bir doyum, bir güven duygusudur. İnsan hayata bir çığlıkla başlar ve o çığlığın karşılığı bazen gelir, bazen gelmez. O ilk doyum, o ilk temas… anneyle kurulan o ilişki. Bebek için o iyi olan şey sınırsız gibidir. Ama hiçbir zaman gerçekten sınırsız değildir. Bazen geç gelir, bazen yetmez, bazen de içte bir türlü tam hissedilmez. Anne dokunmaz!! Anne dokunuşu görmeyen hiç bir bebek hayatta kalamaz. İşte haset tam burada başlar. Çünkü bebek şunu hisseder: “Onda var… ama bana tam verilmiyor.” Ve bu duygu sadece bir isteme hali değildir; içten içe o kaynağa karşı bir öfke de taşır. Hatta Klein’a göre haset, iyi olanı sadece istemez; onu bozmak, kirletmek ister. Kıskançlık ise daha sonra gelir. Birini seversin, bir başkası devreye girer, rekabet başlar. Yani ortada bir bağ vardır ve o bağ tehdit altındadır. Ama haset… bağdan da önce. İnsanın iyi olanla kurduğu ilk ilişki. Eğer o iyi şey “o meme, o doyum “içerde güvenli bir yere yerleşememişse, insan hayatı boyunca onu
Haset ve ŞükranMelanie Klein · Metis Yayınları · 20161,007 okunma
Reklam