Oysa de Gaulle iktidara geldiği andan başlayarak memlekette bir “reformlar dönemini” açtığını ilan etmiştir. Garip bu ya, tıpkı bizdeki gibi! Sonra yine bizdeki gibi, işe Anayasa'ya el atmakla başlamış; parlamenter düzene öncelik tanıyan Dördüncü Cumhuriyet Anayasası yerine, daha çok Başkanlık sistemini kabul eden yeni bir Anayasayı halka kabul ettirmiştir. Sonra da bu Anayasa'ya dayanarak gelsin ”reformlar”. Fransızlar, önce bu Anayasa düzenlerinden yakınırlar. Ne tam Parlamenter sisteme benziyor, ne tam Başkanlık sistemine diye! Hakları da vardır. İşleri Başkan yürütür. Parlamento’yu takmaz, Başbakan milletvekilleriyle çatışır durur. Güya bu düzen ABD'den aktarılmıştır, ama onun özelliklerini taşımaz. Zira orada Kongre, Beyaz Saray'a karşı, burada parlamentonun Elysee Sarayı'na karşı olduğundan, bir kaç misli daha bağımsızdır. «U.S. News and World Report»un verdiği bilgiye göre, Kongre 1969'da Nixon'un önerdiği tasarılardan ancak yüzde 32'sini, 1970'de ise yüzde 40'ını kabul etmiş! Bu hesapça Fransa'da Başkan, Amerika'ya göre çok daha oturaklı ve nüfuzlu bir adam; çünkü o, Nixon'ın durumuna düşse ya parlamento'yu dağıtır, seçime gider, ya istifa eder, ya da referandum yapar.