Doru Yörü

Hükümetlerin adları değişmiş ancak uygulamaları değişmemiş.
Bu hükümetin yeni bulduğu bir usul galiba, önce kamuoyunun hanidir beklediği bir reform haberi veriyor. Millet onun heyecanıyla oyalanırken, hemen arkasından ardı ardına yürek oynatıcı «tedbir tasarıları". Boraks ve (nüansa dikkat) "iyi işletilmeyen linyitler" kamulaştırılacak dediler: alkışlar arasında, al sana Dernekler Tasarısı, al sana Yargıçlar ve Savcılar Tasarısı!
Sayfa 313 - Bilgi Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Aynı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gibi.
Oysa de Gaulle iktidara geldiği andan başlayarak memlekette bir “reformlar dönemini” açtığını ilan etmiştir. Garip bu ya, tıpkı bizdeki gibi! Sonra yine bizdeki gibi, işe Anayasa'ya el atmakla başlamış; parlamenter düzene öncelik tanıyan Dördüncü Cumhuriyet Anayasası yerine, daha çok Başkanlık sistemini kabul eden yeni bir Anayasayı halka kabul ettirmiştir. Sonra da bu Anayasa'ya dayanarak gelsin ”reformlar”. Fransızlar, önce bu Anayasa düzenlerinden yakınırlar. Ne tam Parlamenter sisteme benziyor, ne tam Başkanlık sistemine diye! Hakları da vardır. İşleri Başkan yürütür. Parlamento’yu takmaz, Başbakan milletvekilleriyle çatışır durur. Güya bu düzen ABD'den aktarılmıştır, ama onun özelliklerini taşımaz. Zira orada Kongre, Beyaz Saray'a karşı, burada parlamentonun Elysee Sarayı'na karşı olduğundan, bir kaç misli daha ba­ğımsızdır. «U.S. News and World Report»un verdiği bilgiye göre, Kongre 1969'da Nixon'un önerdiği tasarılardan ancak yüzde 32'sini, 1970'de ise yüzde 40'ını kabul etmiş! Bu hesapça Fransa'da Başkan, Amerika'ya göre çok daha oturaklı ve nü­fuzlu bir adam; çünkü o, Nixon'ın durumuna düşse ya parla­mento'yu dağıtır, seçime gider, ya istifa eder, ya da referandum yapar.
Sayfa 311 - Bilgi Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
Fransa mayası katolik bir toplumdur. Ne kadar devrim ülkesi olsa da yabancılara Fransızlar kadar nobran davranan, onlara yukardan bakan ülke az bulunur. Hele cinsel ve duygusal özgürlükler konusunda, Anglo-sakson yada Skandinav ülkelerine oranla, kendilerinin de sık sık yazdığı, söylediği gibi, düpedüz geridirler.
Sayfa 310 - Bilgi Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
Cevap vermeden bir soru yöneltip Atatürk'ün Nutuk'unu (söylev) ya da Söylev ve Demeçleri'ni okuyup okumadığını öğrenmek istedim. Okumamıştı, üstelik bu Atatürk'ü ve Kurtuluş Savaşını merak edenlerden! Ya etmeyenler? Hatta küçümseyenler? Oysa okumalıdırlar, başkalarında karşılık aradıkları çok sorunların çözümünü, onun o biraz ağdalı fakat sapasağlam söylev ve demeçlerinde bulacaklardır. Ben ne zaman okuyacak olsam güneşe bakmışım gibi gözlerim kamaşır, yabancı yazarlardan öğrendiğimi sandığım toplumsal gerçekleri onun, hem de ne kadar yıl önce saptamış olduğunu görür, şaşar kalırım.
Sayfa 307 - Bilgi Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
«Tek boyutlu insan» deyimini bulan profesör Marcuse'tür, bilirsiniz, bununla endüstri sonrası toplumunda beliren bir insan tipini adlandırmış oluyor. Ona göre, endüstri, hele teknolojik ve kapitalist bir yapı içinde, toplumu standartlaştırmakta, insanları birbirine benzetip yüzeyleştirmektedir. Bu, düzenin böylece sürmesinde çıkarı olanlarca, kasıtlı olarak da yapılırmış diyor. Kullandıkları da tabii her türlü propaganda araçları: radyo, televizyon, sinema, tiyatro ve basın! Bunlar bir ağızdan öyle bir hayat ülküsü, öyle bir yaşama düzeni işliyor, bireyin kafasına sokuyor ki insanı insan yapan iç boyutlar törpü­leniyor. Adamcağız tıpkı seri halinde üretilmiş birbirinin eşi endüstri "mamullerine» benziyor. Klişelerle düşünüyor, klişelerle yaşıyor. Refleksleri basmakalıp. Yaratıcılığı yok.
Sayfa 305 - Bilgi Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam