"Basit bir savunma yöntemiydi benimki aslında. Zihnimdeki boşluktan rahatsız olunca, kimse daha güzel bir hikâye anlatmadığı için kendiminkine inanmayı seçmiştim (sf.22)."
"İnsan tek başına delirmiyor. Bu yolda ona yardım edecek birileri mutlaka çıkıyor (sf.116)."
Benim için kitabı anlatan iki alıntı ile incelememe başlamak istedim. Sizce de öyle değil mi? Bir insan kendi kendine değil de başkalarından dolayı çoğu zaman deliriyor. Bazen yaptıklarımızdan bazen de yapmadıklarımızdan dolayı insanlarda tedavisi mümkün olmayan yaralar açıyoruz. Az yahut çok hepimiz bir miktar deliyiz. Delilik kelimesine sınırlı kalıplarla bakmayın, bu kelimeyi zamanla dar kalıplara sokan bizleriz zaten. Prof. Dr. Fuzuli Bayat'ın "Türk Kültüründe Deli ve Delilik" kitabını okuduğunuzda da 'delilik' kavramına bakış açınız fazlasıyla değişiyor. Her neyse, sonuç olarak bu kitapta Ev'in içindeki ve dışarısındaki iki insanın zaman içerisinde gerçeklik algılarından kopmasını okuyoruz. İçerisi ve dışarısı... Belki de olaya Rikkat gibi bakmak gerekir:
"Küçük Ev'de çalışıp büyük Ev'de yaşıyorum belli ki (sf.200)."
Burada bahsedilen Ev, aslında bir akıl hastanesi. Bu akıl hastanesinde garip bir işleyiş var. Hemşireler 'abla', hastalar 'misafir', başhekim 'baba' oluyor. Yanlış anlaşılmasın bu isimleri onlara veren hastalar değil başhekimin kendisi böyle denmesini istiyor. Açıkçası başından beri bir şeyler karıştırdığını anladığınız sevimsiz bir adam kendisi.
Kitapta iki ana karakter yer alıyor. Birisi, 'misafir' Esin... Genç bir kız ve Ev'e nasıl geldiği konusunda en ufak bir fikri dahi yok. Hafızasının son kısımları adeta kayıp durumda ve hatırlamaması için de gereken bütün çabalar gösteriliyor. Mavi odanın bir tedavi değil şiddet olduğunu Esin'i okudukça anlıyorum.
İkinci karakterimiz, 'abla'
"Basit bir savunma yöntemiydi benimki aslında. Zihnimdeki boşluktan rahatsız olunca, kimse daha güzel bir hikâye anlatmadığı için kendiminkine inanmayı seçmiştim (sf.22)."
"İnsan tek başına delirmiyor. Bu yolda ona yardım edecek birileri mutlaka çıkıyor (sf.116)."
Benim için kitabı anlatan iki alıntı ile incelememe başlamak istedim. Sizce de öyle değil mi? Bir insan kendi kendine değil de başkalarından dolayı çoğu zaman deliriyor. Bazen yaptıklarımızdan bazen de yapmadıklarımızdan dolayı insanlarda tedavisi mümkün olmayan yaralar açıyoruz. Az yahut çok hepimiz bir miktar deliyiz. Delilik kelimesine sınırlı kalıplarla bakmayın, bu kelimeyi zamanla dar kalıplara sokan bizleriz zaten. Prof. Dr. Fuzuli Bayat'ın "Türk Kültüründe Deli ve Delilik" kitabını okuduğunuzda da 'delilik' kavramına bakış açınız fazlasıyla değişiyor. Her neyse, sonuç olarak bu kitapta Ev'in içindeki ve dışarısındaki iki insanın zaman içerisinde gerçeklik algılarından kopmasını okuyoruz. İçerisi ve dışarısı... Belki de olaya Rikkat gibi bakmak gerekir:
"Küçük Ev'de çalışıp büyük Ev'de yaşıyorum belli ki (sf.200)."
Burada bahsedilen Ev, aslında bir akıl hastanesi. Bu akıl hastanesinde garip bir işleyiş var. Hemşireler 'abla', hastalar 'misafir', başhekim 'baba' oluyor. Yanlış anlaşılmasın bu isimleri onlara veren hastalar değil başhekimin kendisi böyle denmesini istiyor. Açıkçası başından beri bir şeyler karıştırdığını anladığınız sevimsiz bir adam kendisi.
Kitapta iki ana karakter yer alıyor. Birisi, 'misafir' Esin... Genç bir kız ve Ev'e nasıl geldiği konusunda en ufak bir fikri dahi yok. Hafızasının son kısımları adeta kayıp durumda ve hatırlamaması için de gereken bütün çabalar gösteriliyor. Mavi odanın bir tedavi değil şiddet olduğunu Esin'i okudukça anlıyorum.
İkinci karakterimiz, 'abla'