“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki.
“Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim. Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem..."
Vatanını terk etmek zorunda kalan bir karakter şöyle diyordu,
... Celalabat'in şeker kamışı tarlalarını, Paghman bahçelerini özlüyordu. Evine girip çıkan insanları , Şor pazarının tıklım tıklım geçitlerinde yürümeyi, onu, babasını ve buyukbabasını tanıyan, onunla ortak ataları bulunan
, geçmişi onunkiyle örtüşen insanlarla selamlaşmayı özlüyordu.
Her ne kadar durumlarımız farklı olsa da, 2 yıldır yurtdışında oldugumu yüzüme vurdu bu cümleler. Bir şeylerimin dışındayım dedim, kendi kendime.
Nevizade de yürümeyi, Beşiktaş'a inmeyi, mahalleme girdigim de beni, babamı, belki de dedelerimi tanıyan insanlarla ile göz göze gelip, selamlaşmayı özlediğimi düşündüm...
Sanırım bu kitap bitene kadar, bu tarz duygu durumları çokça yaşayacağım, gerçekten akıcı, içine çeken bir hikaye...