Pozitivist şeriatçiler, Hazreti Peygamber'in hareketleriyle çehresinin şekillerini taklide çalıştılar. Halbuki onda taklit edilecek olan iradesi, aşkı, ilhamı, bir kelime ile ruhi alemi idi. Bu alem taklit edilemeyip, ancak ondaki ulvi örnekten kendi ruhi gayretlerimizle ilhamlar, kuvvetler çıkarılacağına göre, bizim dini hayatımız göreneğe ve tekrara değil de, ilham ve aşkımıza dayanmalıydı. Ancak, bu yolda rehberimiz, mürşidimiz Peygamber olacaktı. Halbuki, maddi şekillerle ilahi aşk arasındaki namütenahi mesafe, gururlariyle cehaletlerine gömüldükleri halde kendilerini gerçekten İslam'ın sahibi sayan bu insanları putperestvari sapkınlıkların envaına batırdı. Bunlar, cam arkasından sakal öperek, hırka takdis etmede dindarlık var sandılar. İnsan nefesinde şifa umdular. Medeni nikahı eksik bulup imam nikahında keramet aradılar. Tesbih sayısında hikmet buldular. Günahlarını rakamla ölçtüler. Duaları avaz ile yaptılar. Merasimle ruhlarını tatmin ettiler. Böylelikle eşyanın hayatına sayıları tatbik etmekle muazzam bir dini matematik sistemi meydana çıktı. Bu matematiğe sadakat, imanın şartı oldu. Dinden, bütün ruh sıyrılarak, kendisiyle hiç alakası kalmayan bir iskelete iman adı verildi.