Roman, modern insanın dünyayla ve toplumla kurduğu yabancılaşmış ilişkiyi çarpıcı bir sadelikle ele alır. Romanın başkahramanı Meursault, annesinin ölümüne karşı kayıtsız kalışıyla okuru daha ilk cümleden sarsar. Onun duygusal tepkilerden yoksun, anı yaşayan tavrı, toplumun “normal” kabul ettiği değerlerle sürekli çatışır. Meursault için hayat; anlam arayışından çok, yaşanan fiziksel bir gerçekliktir: güneş, sıcak, deniz ve beden.
Camus, Meursault’nun işlediği cinayeti ahlaki bir suçtan çok, varoluşsal bir kırılma noktası olarak sunar. Asıl yargılanan şey cinayet değil, Meursault’nun toplumsal normlara uymamasıdır. Mahkeme süreci, bireyin toplum karşısındaki çaresizliğini ve yapay ahlak kurallarını gözler önüne serer. Bu yönüyle roman, Camus’nün “absürd” felsefesinin edebi bir yansımasıdır: İnsan anlam arar, ancak evren bu arayışa kayıtsızdır.
Yabancı, yalın dili ve kısa cümleleriyle etkisini artıran, okuru rahatsız ederek düşündüren bir romandır. Camus, Meursault karakteri üzerinden, dürüst olmanın bile bazen toplum tarafından cezalandırılabileceğini gösterir. Roman, varoluş, özgürlük ve ölüm üzerine derin bir sorgulama sunar ve modern edebiyatın en çarpıcı eserlerinden biri olarak öne çıkar.