Totaliter rejimlerde baskın kültür, bağımsızlık yerine itaati, yaratıcı zekâ yerine yüzeysel kurnazlığı, yeterlilik yerine yalakalığı, hakkaniyet yerine güçlüden yana taraf olmayı ödüllendirebilir. Fromm'un deyimiyle bütün ülke, zihinleri çarpıtılmış insanların kendilerini sağlıklı, bağımsızlığını koruyabilmiş insanların ise kendilerini hasta hissettiği bir alana dönüşebilir. Dolayısıyla zihin sağlığımızın ölçüsü, baskın kültüre ne kadar uyumlu olduğumuzda değil, kendi varoluşumuza uygun, samimi bir hayat yaşayıp yaşamadığımızda gizlidir. Yine de, samimiyetimizi yaralayan kültürlerde bile her zaman umut vardır. Rebecca Solniť'in muazzam deyimiyle; biz kendi hikâyemizi anlattıkça, görünmek istemeyeni görünür kıldıkça, ufak da olsa değişir düzen. Samimi birlikteliklerden yeni kültürler oluşur.
Ancak nörogelişimsel modele göre, erken yaşta stres tepki sistemimizi duyarlılaştıran deneyimler zamanla düşünce sürecimizi de etkiler ve hayatımızın kendisi kocaman bir kendini gerçekleştiren kehanete dönüşür.
Gökbilimci Carl Sagan ise, çocukların yanında umutsuz konuşmamamız gerektiğini tembihler bize. Çünkü çocuklara verdiğimiz hayaller geleceklerini biçimlendirir. "Düşler bir haritadır," der. Evet, tehditler vardır. Ama heves ve ilham da vardır. Çocuklara korkutucu senaryolar çizmek, insanları ve durumları olduklarından daha korkunç görmelerine, dolayısıyla iletişimlerinde bozukluklara ve en nihayetinde kehanetin gerçekleşmesine neden olabilir.