Geç tanıdım seni ey hakikat!" diye haykırır Augustinus. Tanınan ve hatırlanan her şeye geç kalınmıştır. O şey olup bitmiş ve biz ancak onun namevcudiyetinde ona yeniden bir anlam yüklemişizdir.
Basit bir bakışın bile çarpıcı değişikliklere neden olabileceğini fark etmesiyle birlikte yaşamın asıl gizinin onu aynı anda hem yıkmak hem de yeni baştan inşa etmenin mümkün olduğu inancıyla bağlantılı olduğunu hissederek tutkulu bir arayışa girişmişti. İnsan, Janus'un çift yüzlü suretinin yeryüzünde vücut bulmuş hâlidir. Zorunlu olarak ileriye, geleceğe, hep daha uzakta olana doğru ilerlerken bir yanıyla sürekli geçmişi, geride bıraktığını, artık ulaşılamayacak olanı arzular. İşte tam da bu sebeple varoluşsal bir huzursuzluğun çaresiz öznesidir aslında. Ulaşmayı asıl istediği yer asla ulaşamayacağı yerdir. Doğduğumuz yere gerçek anlamda dönebilmenin imkânı yoktur.
Kuşkusuz, bazen yaşadığımız bazı olaylardan çıkardığımız sonuçlar bilgiye dönüşür, bazen ise edindiğimiz bazı bilgileri sonradan yaşantıya dönüştürürüz. Ama genelde, yaşantıya dönüşmemiş bilgi gerçek bilgi değildir. Ya da Konfüçyüs'ün deyişiyle, "Bilmek uygulamaktır!”
İnsan bir zaman tüketicisidir. Üstelik bize ayrılan bu zaman oldukça sınırlıdır da. Ama yine de çoğumuz yapmak istediklerimizi sonsuza dek zamanımız varmışçasına erteleriz. Yaşamımız boyunca yitirdiğimiz bazı şeyleri yeniden elde edebilir ya da yerine başka şeyler koyabiliriz. Ama tükettiğimiz zamanı asla!.
Öğretmenlik görevi önemli bir meseledir. İnsan, görevinin önemli yönlerini tanıyamazsa onu iyi bir şekilde gerçekleştiremez. Öğretmenlik görevini iyi bir biçimde yerine getirmek için öğrencilere şefkat ve sevgi gereklidir. Sanatını sevmeyen kişi sanatkâr olamayacağı gibi, öğrencilerini sevmeyen öğretmen de iyi bir öğretmen ve mürebbiye olamaz.