Bana, "Hayatın değeri sizce nedir?" diye sordu.
"Altmış dört."
"Neden altmış dört dediniz?"
"Hayatın değerini nasıl ölçebileceğinizi sanıyorsunuz?"
"Hayır! Demek istediğim neden yetmiş üç değil de altmış dört dediniz?"
"Yetmiş üç deseydim de yine aynı soruyu sormayacak mıydınız?"
Arlene ben oraya vardıktan birkaç saat sonra öldü. Ölüm belgesini doldurmak için bir hemşire geldi. O gittikten sonra bir süre daha karımla yalnız kaldım. Ona, yedi yıl önce tüberküloz tanısı konduğunda verdiğim saate baktım. O zamanın ölçülerinde güzel bir şeydi. Sayıları mekanik olarak dönerek değişen, dijital bir saatti. Saat çok hassas olduğundan, sürekli şu ya da bu şekilde duruyor, ben de tamir ediyordum. Bütün bu yıllar boyunca çalışmasını sağladım. Ama şimdi bir kez daha durdu. 09:22'de. Yani ölüm belgesinin üzerinde yazılı olan saatte!
MIT'de yaşadığım bir anımı hatırladım. Bir gün kaldığım yurttaki odamda durup dururken kafamda büyükannemin öldüğü fikri belirdi. Hemen sonra Pete Bernays'e bir telefon geldi. Büyükannem yaşıyordu. Buna benzer bir hikâye tersi şekilde sonuçlanırsa, rastlantı olarak gerçekleştiğini düşünürüm. Zaten büyükannem de çok yaşlıydı. Oysa bazı insanlar bu gibi olayları bazı mucizelere bağlıyorlar.
Arlene, hastalığı süresince saatini hep yatağının yanında bulunduruyordu. O da Arlene'in ölümüyle durdu. Mucizelere azıcık da olsa inanan birinin -özellikle böyle bir durumda- bu olayı nasıl algılayacağını düşünebiliyorum. Kişi, olayın nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışmayacak, ama saate kimse dokunmadığı için bunun normal bir açıklaması olamayacağını düşünecektir. Saat durmuştu. Bu olay, bu tür olağanüstü olayların dramatik bir örneği olurdu.
Odadaki ışığın az olduğunu gördüm. Sonra da hemşirenin saati daha net görebilmek için eline alıp ışığa çevirdiğini hatırladım. Bu, pekâlâ saati durdurmuş olabilir.
"...Kahrolası makinenin biri gelip gerçekten Nihai Gerçeği bulursa, biz anında işimizden oluruz, değil mi? Demek istediğim, bu makine ertesi sabah size Tanrı'nın kahrolası telefon numarasını verecekse, bizim gece yarılarına kadar oturup Tanrı'nın var olup olmadığını tartışmamız neye yarar?"
"Doğru," diye bağırdı Vroomfondel, "kesin sınırlarla belirlenmiş kuşku ve belirsizlik alanları talep ediyoruz!"
"Biliyor musun?" dedi Arthur, "böyle zamanlarda, yani Betelgeuselü bir adamla bir Vogon havakilidine tıkılıp kaldığımda ve uzayın derinliklerinde havasızlıktan ölmeme azıcık bir zaman kaldığında, keşke gençken annemi dinleseydim diyorum."
"Neden, ne derdi sana?"
"Bilmem, hiç dinlemedim ki."
"Ha." Ford mirıldanmaya devam etti...