Hayatı, ölmeyi isteyecek şekilde yaşamak gerek ihtiyarlamak ve ölmek için. Genç kalmamak, hala avil avil bakmamak gerek gitmek istemek için.
Elbet anlayan gitmek ister, gören tanıyan ayrılmak ister, alacağı olmayan gitmek ister, çok vermiş ve alınacak olmadığını anlayan gitmek ister, gittiği yerde bile bir şey ummayan sadece gitmek isteyen, gitmek ister. Benim şimdi gördüğüm;
gidecek yüzün, gidip de söyleyecek sözün, yapacağı ve dinleneceği yorgunluğun kolay kolay olmadığı. Hayatımda keşke gerçekten yorulsa, ama yorulduğunun karşılığını almasa idim, beğenilecek biri olup beğenilmese idim, sevip sevilmeye, uğruna bir şeyler yapılmaya değer bulunmasa idim, çok çalışıp çok az kazansa idim, kendimden başka hiçbir şeyim olmasa idi, ne kadar mutlu olurdum aslında ve bunun farkına varamayacak kadar yorgun ve mahzun olurdum. Kendi mi bilmezdim de bana bildirirlerdi, ama anlamazdım. Bilinecek olan olurdum. Evet, bunun acı yanı da şu ki bu hayatın şimdi özlediğim, olmasını istediğim hayatın ölebilmenin yolu olduğunu gördüğüm bu hayatın bazı yönleriyle bana aslında pek de uzak olmadığı ama asla ve kata o olmadığını, olamayacağım, o halin terine hiç sahip olmadığım.
Ortaya razı değildim, sadece şanslı olmaya razı değildim, sadece kendi hayatımın efendisi olmaya razı değildim. Bunlarda rıza gösterilecek bir şey, efendilik sayacak bir hal göremedim. Evet, herkes elbet kendi hayatını yaşar ama efendi mi, köle mi, sahici mi, kopyacı mı olduğuna başkalarının da hayatlarına, çabalarına, terlerine bakarak karar verilir herhalde. Evet, evinin ve hayatının efendisi. ama elbet o evden. o hayattan çıkılacağı gün gelecek, efendiliğin de seninle gelecek mi, ben evde bir şey unuttum mu diyeceksin? Nasıl olsa çok var böyle efendilerden, varsın bir tane eksik kalsın, ne fark eder?
Solmak, kendiliğinden soluvermek bazen ne güzel, koklanmaktansa unutulmak ne güzel, belki de hiç bilinmemek ne güzel, acaba hazine denilen bu mu, olup da, hüküm sürüp de, bilinememek mi?