"Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, sen orada olursun. Ne olduğu önemli değil, dokununca onu değiştirdiğin ve ellerini çektiğinde sana benzeyeceği bir şeye dönüştürdüğün sürece, derdi. Sadece çim biçen adamla bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Çim biçen adam orada olmasa da olurdu; bahçıvansa bir ömür boyu orada olacak."
Benim için Fahrenheit 451'i anlatan en iyi alıntı bu olsa gerek. Ray Bradbury böyle bir kurguyla biz kitap severlere de dokunmuş, bizimle ruhunun bir parçasını paylaşmış ve bizde de kendisinden bir iz bırakmıştır diye düşünüyorum.
Son cümlede de belirtildiği gibi çim biçen adamlarla dolu bir dünyada -ki burada bahsettiğim çim biçen adamlar edebiyat, siyaset, tarih gibi birçok alanda mevcutlar- Ray Bradbury kuşkusuz bir bahçıvan.
Kitaba gelecek olursam genel olarak rahat ve akıcı bir okuma oldu benim için. Bazı yerlerde çok durağanlaştığını düşünsem bile olay örgüsünün nereye gideceği merakıyla elimden bırakamadım.
Ana karakterin kendisiyle ve çevresiyle olan içsel mücadelesi beklentimden biraz daha yüzeysel incelenmiş olsa bile bu mücadelenin dışavurumu oldukça tatmin ediciydi. İşler ne ara o denli bir noktaya geldi, nasıl bu kadar hızlı ilerledi ve büyüdü, bilemiyorum. Ana karakterin dışavurumunu tetikleyen unsurlar ve kişiler üzerine biraz daha fazla değinilebilirdi, bu konuda daha fazla bilgi sahibi olabilirdik diye düşünüyorum. Çünkü bu tetikleyici unsurları, o şiddette bir dışavurum için az buldum. Sanki altta yatan başka bir neden varmış da onu