“Az daha bir şeyi unutuyordum,” dedi reis Ebu Fazıl, akşama doğru Hasan’la vedalaşmaya geldiği sırada. Bilgiç bir tavırla gözünü kırpıştırdı.
“Hakikaten de yanımda sana vermek üzere bir şey getirmiştim. Ama delilik ilacı falan değil. Görünce neşenin yerine geleceğini sanıyorum. Ne olduğunu tahmin edebilir misin?”
Hasan şaşırarak gülümsedi. Önce reise sonra yanında duran Ebu Ali’ye baktı.
“En ufak bir fikrim bile yok.”
“Ah tahmin yürütene kadar vermeyeceğim,” diye takıldı reis ona. “Her türlü zenginliğe ulaşacak durumda olmana karşın süse gösterile ehemmiyet vermiyorsun. Son derece alçakgönüllüsün. Yalnızca bir şey ilgini çok çekiyor. Mümkün olduğunca çoğuna sahip olmak istiyorsun. Şimdi tahmin edebilir misin?”
“Bana bir kitap getirdin.”
“İyi tahmin, Hasan. Bir kitap. Ama kimin?”
“Nereden bileyim? Belki eski yazarlardan birinden? İbni Sina olabilir mi? Hayır mı? O zaman modern bir yazar? Gazali getirmedin bana değil mi?”
“Elbette Gazali getirmedim,” diye güldü reis. “Senin için aşırı Dini bir hediye olurdu. Getirdiğim kitabın yazarı senin fikirlerine çok yakın biri.”
“Allah aşkına, söylesene kimin kitabını getirdin bana?”
Ebu Ali gülümseyerek sordu. “Ben bir fikir yürütebilir miyim?”
“Tabi buyur, çok merak ediyorum,” dedi yenilgiyi kabul eden Hasan.
“Bence reis sana eski dostun Ömer Hayyam’ın yazdığı kitabı getirdi.”
Reis yüzüne yayılan gülümseyişle baş salladı. Hasan elini alnına vurup, “Tüh, nasıl bilemedim?” Diye hayıflandı.