• fransızca ıslıklar çaldım,
    çaldım üstünde arduvazın,
    geçince birkaç adım anladım ıslığı yalnız fransızların duyduğunu.
    duyumsamadığını,
    ve görme biçimlerinden fersah fersah uzak olduğunu.

    su döktüm içine ateş alevinin,
    dumanlarına biraz kurşun döktüm;
    ip geçirdik iki plastik bardağa,
    anlattım derdimi tanrıya,
    bütün modern araçlara reddiyemi ibraz ettim.

    bir papirüs kağıdına uzun uzun yazdım,
    gelişmemiş kasları olan ellerle,
    yarım, çok geri kalmış inkılaplar çağında
    yavan efkarımı.

    ateşli çingeneleri bulurum endülüs'te.
    fırfırlı eteklerinin altında endamını gösterir tanrı,
    hayat suyu akar bu eteklerden,
    zamandan ve mekandan münezzeh bir birleşme,
    uyandım ortasında titremenin,
    başımın içinde dönenleri durdurdum,
    dineldim ve üstüne tek söz etmesin istedim,
    bir kız çocuğu doğsun mezopotamya'da;
    endülüs'ten kaçmanın,
    alamut kalesi'nde hasan sabbah'a varmanın yolunu aradım.

    tam beş renk gördüm üstünde gözlerinin,
    üçüncüsünde takılı kaldı yusuf gömleği.
    yırtıldı kanadı, en görünür yerinde gerdanımın,
    tedbiri alamamanın tebdile mecbur bırakan
    cebren gitmenin, yani gönderilmenin
    içimde hamam böceklerini hissetmenin
    ürpermenin içinde ölü bir kargayla,
    dirilmesini bekledim bakır topraklarda.
  • ''eyyy hasan sabbah sen kimsin yaa! ne istedin de vermedik?''

    fedailerin kalesi alamut - syf.56
  • Alamut kalesinde neler oluyordu? Baslarda kalenin hakimi, büyüleci, gizemli ve amansız bir kişi olan Hasan Sabbah'tı. Sabbah burada müritleri "fedaiyyun"u (ölümü göze alacak kadar ona bağlı olanlari) topluyor, hatta çocukluktan itibaren yetişiriyor, onlan kendi siyasi suikaslarını gerçekleştirmek için kullanıyordu.
  • "Kitaplarda bir efsane dolaşır. İçinde bulunduğumuz bin yılın başına her biri kendince damgasını vurmuş üç İranlı arkadaştan söz eder bu efsane: Dünyayı gözlemleyen Ömer Hayyam, o dünyayı yöneten Nizamülmülk ve aynı dünyaya dehşet saçan Hasan Sabbah."
  • Hasan Sabbâh, İmamiye Şiasına mensup bir din adamının oğludur. Daha sonra Şia’nın aşırı kollarından Bâtınîliğin İran’daki dâîlerinin (misyoner) tesirinde kaldı. Mısır’a giderek bu mezhepteki Fâtımîlere katıldı. Bâtınîler, Cafer Sadık’ın yerine Musa Kâzım’ı değil, kendinden evvel vefat eden oğlu İsmail’i yedinci imam tanır. Kur’an’ın bir zâhirî (görünen), bir de bâtınî (görünmeyen) manası olduğunu; imama sadakatle bâtınî manaya erilebileceğini; bunlara haram şey bulunmadığını söyler. Tenasüha (reenkarnasyona); cennet ve cehennemin dünyada olduğuna inanır. İmamlar gizlidir. Ortada olan, dâî adındaki propagandacılardır. En çok Güney Irak’ta tutunmuşsa da, Kuzey Afrika ve Mısır’daki Fâtımî Devleti ile tanındı. 12 imam tanıyan İsnâaşeriyye’den (Caferiyye) farklı olarak İsmail 7. imam sayıldığı için Seb’iyye veyaİsmailiyye diye de bilinirler. (Seb’a=7, İsnâaşer=12)

    Fırkanın kurucusu İmam Cafer’in azatlısı ve göz doktoru Meymûn Keddah’tır. Mecusî muhtedisi olduğu halde, seyyid olduğunu iddia etmiştir. Bâtınîliğin, Yahudilik ve Zerdüştlük ile Pisagor ve Philon felsefesine kadar uzanan esasları vardır. Tarihçiler, bazı eski din mensuplarından İslâmiyeti kılıçla yenemeyenlerin, içten çökertmek için bu yolları denediğini iddia eder. Meymun’un soyundan gelenler Fâtımî Devleti’ni kurarak halifeliğin kendi hakları olduğunu söyledi. Bâtınîlerden bir kol da 870’de Güney Irak’ta Karmâtî Devleti’ni kurdu. Bunlar bir ara Mekke’yi basıp, Hacerülesved’i kaçırdılar.

    İhtiyar Fâtımî halifesi Mustansır’ın yerine Müsta’li’yi değil de diğer oğlu Nizâr’ı destekledi. Bu sebeple atıldığı hapisten kaçarak bir Bâtınî misyoneri olarak İran’a dönen Hasan Sabbâh, 9 sene propaganda yaparak etrafında hayli taraftar topladı. Selçuklu Sultanı Melikşah önce kendisine bir nasihat mektubu yazdı. Yola gelmeyince üzerine asker saldı. Hasan Sabbâh, buna içlerinde Nizâmülmülk ve muhtemelen Melikşah’ın da bulunduğu Selçuklu ve Abbasî devlet ricalinden nicesini öldürterek cevap verdi. Davetini kabul etmeyen halktan günde ortalama on sünnîyi böyle öldürterek etrafa dehşet saçtı.

    1090’da Hazar Denizi güneyindeki müstahkem Alamut ve etrafındaki birkaç kaleyi zaptederek burada küçük bir devlet kurdu. Kalelere, uzun zaman yetecek zahire ambarları yaptırdı. Kervanları soyarak servet sahibi oldu. Haşhaşa alıştırdığı, böylece halüsinasyonlar görerek kendisini cennette zanneden fedâîlerini, suikast için kullandı. Nizâr’ı Mısır’dan getirtmeye çalıştıysa da başaramadı. Bunun üzerine Bâtınîliğin, Nizâriyye denilen kendine mahsus bir kolunu tebliğe başladı.

    Onun inancına göre, yeryüzüne İsmail soyundan masum ve gizli bir imam hüküm sürer. Hasan Sabbâh, bu imamın vekilidir. Saadete, akıl ile değil; imama bağlanmakla ulaşılır. Bu sebeple ilim öğrenmek yasaktır. “İlm-i zahirin çoğalması, ilm’-i bâtını örter, söndürür” derdi. İnancının en mühim prensibi, Bâtınîliğin düşmanlarına hayat hakkı tanımamasıdır. Haşhaşa ve onun hâsıl ettiği güzel hayallere, yalancı cennete kavuşmak isteyen fedâîleri, Hasan Sabbâh’ın verdiği cinayet emirleri bir dinî vazife bilmiştir. Bu sebeple yolu Haşhaşî diye anıldı. Avrupa dillerinde suikastçı için kullanılan assassin sözü buradan gelir. İmam Gazalî’nin, bu inanca yazdığı reddiyesi vardır.

    Selçuklu Sultanı Melikşah’ın oğlu Sultan Berkyaruk, üzerine yürüdü. Haşhaşîlere ağır bir darbe indirildi. Yerine geçen Muhammed Tapar bu mücadeleyi kıyasıya sürdürdü. 1117’de Alamut daha güçlü bir ordu ile kuşatılarak kalenin dışarısı ile irtibatı kesildi. Tam o sırada sultanın vefat haberi geldi. Muhasara kaldırıldı ve Hasan Sabbâh rahat nefes aldı. Bir cariyeyi kandırarak yastığının altında bir hançer ve tehdit mektubu koydurduğu yeni Sultan Sencer, kendisiyle sulha mecbur oldu.

    Ekrem Buğra Ekinci
  • 318 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    Semerkant, kutlu şehir, yazarın dilinden "dünyanın güneşe dönük en güzel yüzü ", ilmin ve medeniyetin beşiği, incelikler şehri. Okurken bu inceliklere hayran olmamak imkansız. Misafirleri için, muhtaçlar için servet tüketenlerin şehri. Yoldan geçen susuzlar için çeşmelerle donatılmış şehir. Medreseler şehri. Önemli şahsiyetleri bağrında yetiştirmiş diyar.. .
    .
    Kitabı iki kısma ayırmak mümkün. Birinci bölümde "dünyayı gözlemleyen Ömer Hayyam, o dünyayı yöneten Nizamülmülk ve aynı dünyaya dehşet saçan Hasan Sabbah" iliskini müthiş bir kurguyla harmanlanmış biçimde sunmuş okuyucuya yazar. Ömer Hayyam'ın hayatını Rubaileri eşliğinde büyük bir keyifle okuyacaksınız bu bölümde. Aynı zamanda Nizamülmülk'ün siyasette izlediği başarılı yolları, Hasan Sabbah'ın dehşet verici terörünü, mürit yetiştirme yollarını ve savaş tekniklerini de.. İkinci bölüm ise Ömer Hayyam hayranı bir adamın onun Rubaiyat'ına ulaşmak için başından geçen hadiseleri içeriyor. Bunun yanında İran'ı birçok yönüyle ele almış yazar. Özellikle siyasi ve dış ilişkileri yönünden çok yoğun bilgiler sunmuş bize.. .

    Birinci bölümü büyük bir keyifle okusam da ikinci bölümde yoğun bir tarih bombardımanına tutuldum sanki. Okurken sıkıldığımı belirtmek istiyorum. Birinci bölümdeki kurgulu anlatımı bulamadığım için olsa gerek. .

    Günümüzde Ömer Hayyam'ın olmayan Rubailer onunmuş gibi bize sunuluyor. Ama o hayattayken bile kendine zarar verecek dörtlükler yazan şairler bunları Ömer Hayyam'a mâl edip, onunmuş gibi gösteriyormuş. Kendine ait olmayan belki yüzlerce Rubai onunkilerin arasına karışmış ve bir zamandan sonra ayırt edilemez olmuş. Onun içindir Ömer Hayyam onun olmayan Rubailerden dolayı şarapçı, gayri meşru ilişkiler içinde olan biri gibi gösteriliyor.. .
    Yazarın Türkler'e karşı bir antipatisi var sanırım. Bazı olaylar üzerinden okuyucuya yansıtıyor. Bu biraz ön yargı oluştursa da kesinlikle okunması gereken bir kitap.. Ve Benjamin Ömer ve Şirin aşkını ne güzel işlemişken, sonu getirilmeyen kitapları sevemiyorum. Sahi ne oldu Şirin'e?
  • Kitaplarda yer almış bir öyküdür. Üç arkadaştan söz eder.
    Derler ki: Binli yılların başlarında çağı etkilemiş üç İranlı vardır.
    Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah.