Bu kitap ilk bakışta sakin, hatta biraz “olaysız” gibi duruyor ama aslında gücünü tam da buradan alıyor. On yedi-on sekiz yaşlarında olan Antonio’nun epilepsi teşhisi sonrası, babasıyla birlikte İtalya’dan Fransa’ya yaptığı yolculuğu anlatıyor. Ama bu yolculuk bir hastane randevusundan çok daha fazlası. Yıllardır birbirini tam olarak tanımayan bir baba-oğlun, belki de ilk kez gerçekten karşı karşıya gelmesi gibi.
Antonio’nun anne ve babası o küçükken ayrılmış. Babası hep biraz mesafeli, biraz yabancı kalmış. Bu yolculukta büyük olaylar olmuyor; aksine kitap daha çok konuşmalarla ilerliyor. Daha önce hiç konuşmadıkları şeyleri konuşuyorlar: çocukluk anıları, şiir, müzik, hayat tercihleri, özgürlük, kaybolmuşluk hissi… Babasının yüzündeki küçük bir yara izinden, anne babasının nasıl tanıştığına uzanan detaylar bile bu yakınlaşmanın bir parçası oluyor. Hatta babasının bir şiir okuduğu an var ki, ikisi için de alışılmadık ama çok anlamlı bir paylaşım.
Sonuç olarak, büyük dramatik patlamalar bekleyenler için değil belki ama baba-oğul ilişkisine, büyümeye ve birbirini geç keşfetmeye dair sade ama etkili bir hikâye. Sessizliğiyle güçlü, küçük ama içi dolu bir kitap.