Tolga Doğan

Tolga Doğan
@Tolga_dgn_
𝖅𝖆𝖋𝖊𝖗 𝖞𝖆 𝖉𝖆 𝖉𝖊𝖌𝖎𝖑, 𝖌𝖊𝖈𝖊 𝖗𝖊𝖉𝖉𝖊𝖉𝖎𝖘𝖙𝖎𝖗..
Üniversite
İstanbul, 21 Mart 2002
258 okur puanı
Haziran 2022 tarihinde katıldı
Kim Özlerdi Avuç İçlerinin Kokusunu..🪶 .. O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer. .. Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer. .. Utanılacak bir şey değildir ağlamak, yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer. .. Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık, çalınan birinin kalbiyse eğer. .. Korkulacak bir yanı yoktur aşkların, insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer. .. O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses, hiçbir zaman duyulmasaydı eğer. .. Daha çabuk unutulurdu belki su sızdırmayan sarılmalar, kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer. .. Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla, öylesine delice bakmasalardı eğer. .. Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de, kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.
1000Kitap
Reklam
🌸Sakura Gölgesinde Umudun Tarifi: Kırılganlığı İncitmeden Taşımanın Etiği .. Sakura ağaçları Tokyo’nun üzerine eğildiğinde, çiçekler düşmek yanıtından çıkar, Ve hatırlatmak için açar. Her yaprak, kısa bir ömrün uzun bir düşüncesidir Bulunan gerçeklik algısında.. Şehir konuşur, dökülen ise birkaç sakura. Savrulmakta olan, gölgesinin altında.. Ama duymak için susmak gerekir, Eşlik eden ritme.. .. Bir sokakta küçük bir dükkan vardır: kapısında zamanın biraz eğildiği, içinde un, şeker ve kırmızı fasulyenin sabırla birleştiği bir yer bulunur. Henüz malzemelerin ayrıştığı, Adının manasını kazanamadığı.. İnsan, orada sadece açlığını düşlemez, kendini de taşıyarak girer içeri Ve bir ihtiyar kadın gelir. Sakuranın gölgesinde kalan bir dükkana. Ve de ellerinde yaşanmışlık kadar ağır bir sessizlik vardır. Cildi zamanın haritası, gözleri görülmeyenin bilgisi gibidir. O, fasulyelere bakar. Ve kimsenin sormadığı bir şeyi söyler: “Dinliyor musunuz?” Dışarıdan bakıldığında bu bir mutfaktır. Ama içeriden bakıldığında, insanın kendi iç sesini öğrenmeye başladığı bir yerdir. Varlığın farklı bir sorgusu ile
Film
📚Tanınmayı Beklemek: Var Olma Talebinin En Saf Hali🐻 Michael Bond’un hayatı, ilk bakışta sade bir İngiliz yazarın hikayesi gibi görünsede derinine inildiğinde, bu hikaye bir çocuğun dünyayı anlamaya çalışırken biriktirdiği merhametin, sabrın ve sessiz nezaketin zamanla ete kemiğe bürünmesidir. 1926’da İngiltere’de doğan Bond, çocukluğunu 2.Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçirdi. Bombardımanların yankısı, kararan gökyüzü ve özellikle tren istasyonlarında bekleyen yalnız çocukların görüntüsü, onun hafızasında silinmeyen izler bıraktı. Küçük valizler, boyunlara asılmış notlar ve kimlik yerine geçen birkaç kelime… Bu sahneler, yıllar sonra bir masalın en derin yerine yerleşecekti. Bond gençliğinde farklı işlerde çalıştı; bir süre BBC’de kameramanlık yaptı. Ama yazmak, onun için bir meslekten çok bir eksikliği tamamlama biçimiydi, sanki anlatmadığı sürece içindeki dünya yarım kalacaktı.. Bir gün Londra’daki Paddington Station’da, rafın üzerinde unutulmuş gibi duran küçük bir oyuncak ayı gördü. Onu aldı. Belki de o an, fark etmeden yalnızlığı satın aldı ve ona bir isim verdi. 1958’de yayımlanan Paddington Adlı Bir Ayı ile Ayı Paddington, Peru’dan gelen, bir istasyonda valiziyle bekleyen bu küçük ayı, boynunda taşıdığı “Lütfen bu ayıya iyi bakın” notuyla, savaşın ortasında korunmayı bekleyen tüm çocukların sessiz yankısıydı. Ama bu hikaye yalnızca bir kitabın sayfalarında kalmadı.. Yıllar sonra, yaşlı bir yazarın çalışma odasında, zaman neredeyse durur gibi olur. Raflar kitaplarla doludur, pencereden süzülen ışık sessizce yere düşer. Ve Bond, odanın ortasında, yerden biraz yukarıyı işaret eder: “Bana göre o çok gerçek ve yanınızda duruyor.” Orada, görünmeyen ama hissedilen bir varlık gibi, Paddington durur. Ne tamamen hayal, ne de tamamen gerçek, ikisi arasında, insanın kalbine
Duygu ve Düşünce
Yeryüzü genç, dağlar yemyeşilken, Ay'ın yüzüne tek bir leke dahi düşmemişken, Henüz isim verilmemişken akarsulara ve taşlara Uykusundan uyandı Durin ve dolaştı tek başına. isimsiz tepelere ve vadilere isimler verdi; O zamana dek suyu tadılmamış kuyulardan içti; Kıyısında eğilip baktığı an Aynagöl'e, Duruyordu başının gölgesi üzerinde Bir taç yıldızlarla bezeli, Mücevherlerle süslü gümüşten bir şeritti. Dünya saftı, dağlarsa yüksekti, O Kadim Zamanlar'da, düşüşünden önceki Nargothrond'daki haşmetli kralların Ve Gondolin'dekilerin, onlar ki şimdiye çoktan, Göçtüler Batı Denizlerinin çok ötesine: Gençti yeryüzü Durin'in Günü'nde. Kraldı o oyulmuş tahtında oturan, Sayısız sütunla döşeli salonlarda taştan Zemini gümüştü, çatısı altındı, Güç rünleriyle işlenmişti kapısı. Işığı güneşin ve yıldızın ve ayın Kıpraşırdı içinde kristalden lambaların Ne bulutlar ne de gölgeleri gecenin düşürürdü karanlık Parıldardı sonsuza dek berrak ve aydınlık. Orada çekiç örsü döver dururdu, Keskiler taşlan yontar, hakkaklar oyardı; Orada dökülürdü kılıç, kabzalara bağlanırdı;
1000Kitap
Yüzyılımıza kadar felsefede insana ve insan problemlerine çoğu zaman gnosiolojik bir açıdan bakıldığından, değerlendirme problemi insan realitesini bir açıklama veya yorumlama problemi olarak görülmemiş; ve düşünürler çoğu zaman realiteye, kendileri de onun içinde bulunan varlıklar olarak değil, seyirciler olarak bakmıştır. Bundan dolayı değerlendirmeden anlaşı­lan, insan realitesinin kendinde taşıdığı de­ğer ve mânayı göstermeğe çalışmak değil,onu bazı ilkelere, kurallara, normlara göre değerlendirmek, ona bunların açısından de­ğer biçmek oldu. Buna göre, felsefî bilginin hedefi, bu il­keleri, kuralları, norm ve ölçüleri vermek şeklinde düşünüldü; başka bir deyişle, bu konuda felsefenin işi, şeylere belli başlı üç «açı­dan» biçilen değer için çeşitli ölçüler sağlamak oldu. İnsan ve Değerleri İoanna Kuçuradi
1000Kitap
Reklam