Eskiden, buhranlı gecelerimin sabahında, güneşin doğuşu beni sakinleştirirdi. Şimdi sıkıntı veriyor: yeni bir güne başlamanın sıkıntısını. Basma perdenin arasından giren ışınlar, yaşanacak uzun bir günü gözüme sokuyor.
böylece beni bir masanın başına oturttular işte kalem işte yetki dediler sen oldun artık dediler ben durumu henüz kavrayamamıştım birtakım adamlar geliyor beyefendi şunu nasıl yapalım bunu nasıl yapalım diye soruyorlardı önce onların önünde diz çökerek ben masumum buna üniversitedekiler sebep oldu bırakın beni demek geldi içimden fakat sıkılganlığımdan söyleyemedim bunu söyleyebileceğim bir hava yoktu ortada biraz garip kaçacaktı başka çıkar bir yol aradım karşı masada oturan ve benden tecrübeli birinin hareketlerini taklit etmeyi denedim baktım o insanlara nasıl cevap veriyor şöyle şöyle yapın diyor ben de bana gelenlere durumumu belli etmedim artık onun gibi şöyle şöyle yapın dedim adamlar gittiler şöyle şöyle yaptılar günlerce korku içinde sonucu bekledim her sabah telaşla gazeteyi alıyor bir felaket haberi olup olmadığına bakıyordum
her yeni tanıştığım insandan tanışır tanışmaz neler bekledim o daha adımı öğrenmeden ben onunla ilgili hayaller kurdum ümit etmeye başladım hemen ve o insan yanımdan bir dakika bile ayrılınca ben öyle yerlere varmıştım ki hayalimde bu ayrılmayı bir ihanet saydım gücendim
İnsanların yalan söylemesi için bir gerekçe görmediğinden, onlara inanmakta güçlük çekmiyordu. İnsanlara inanmadan, onlarla birlikte olmanın mümkün olmadığını sanıyordu. İnsanlara inanmadığı zaman onlardan kaçıyordu.
Anlamıyorsunuz Esat Ağabey,’ derdi. ‘Onları öfkeme layık bulmuyorum. Öfkem bana ait bir şey. Yakın hissetmediğim birine nasıl gösteririm onu. Onlara da size davrandığım gibi davranmış olurum. Asıl o zaman kötülük etmiş olurum size.