İnsanoğlu ne kadar çaresiz kalırsa kalsın, aklını ve ellerini kullanarak sıfırdan bir düzen kurabilir.
Çocukken dinlediğimiz o masal meğer ne kadar derinmiş. Robinson, babasını dinlemeyip maceraya koşan ama her seferinde burnunun dikine giden akıllanmaz bir karakter. Fakat o ıssız adadaki 28 senesi, sadece bir hayatta kalma hikayesi değil; insanın kendiyle baş başa kalma rehberi gibi.
Koca bir ömrü o küçücük adaya sığdırması, bir lokma ekmek için yıllarca uğraşması ve o meşhur yapabilirim inadı, asla pes etmeyen tavrı, her soruna bir çözüm bulma çabası gerçekten takdire şayandı. Adayı resmen bir hapishaneden kendi krallığına dönüştürmüştü. Cuma ile olan o efendi-uşak tadındaki dostluğu ise hem duygusal hem de dönemin ruhunu yansıtan en tuhaf kısımdı.
Nihayetinde onca yıldan ve onca emekten sonra adadan kurtulup evine dönebilmesi insana derin bir nefes aldırıyor. Ama asıl olay şu: Geri dönen adam, o adaya düşen toy genç değil; hayatın ve emeğin ne olduğunu iliklerine kadar öğrenmiş bambaşka biriydi.
Daniel Defoe bu kitabı yazarken Alexander Selkirk isimli bir denizciden esinlenmiş. Selkirk, kaptanıyla kavga edip Pasifik'te ıssız bir adada tam 4 yıl tek başına yaşamış. Ama Robinson kadar şanslı değilmiş. Kurtarıldığında konuşmayı neredeyse unutmuş durumdaymış.
Kısacası, insan pes etmediği sürece hiçbir ada ıssız, hiçbir mücadele sonuçsuz değildir. Günün sonunda, en büyük fırtınalardan sonra bile kıyıya çıkmanın bir yolu mutlaka bulunuyor.