“Bir savaş alanında kiminle olmayı tercih ederdiniz? Daha önce sıkıntılı bir durum yaşamış ve kendini nasıl koruyacağını bilen birisiyle mi yoksa daha önce hiçbir şey için savaşmamış biriyle mi?"
Hababam Sınıfından bir kesit paylaşmak isterim.
"Tabii hepiniz çocuklarınızı seversiniz ama benim söylemek istediğim bu değildi. Şöyle geriye bakıp bir düşünün. İlkokul sıralarından beri acaba çocuklarınızın eğitimiyle ne kadar ilgilendiniz? Onlarla arkadaş olup onları anlamaya, dertlerine, sorunlarına ortak ve yardımcı olmaya çalıştınız mı? Gerek öğretmenlerine gerekse ana babalarına yani sizlere hatta memleketlerine faydalı birer insan olarak yetişmeleri için naptınız? Görev ve sorumluluklarını kendilerine hatırlattınız mı? Bir çocuk eline çanta verip okula yollamakla cebine üç beş kuruş para koyup okul köşesine atılmakla eğitilmez. Daha doğrusu ana babanın görevi burada bitmez. Bu yüzden benim kanımca tembel çocuk, hatalı çocuk, suçlu çocuk yoktur. Hatalı ve hatta suçlu ana baba vardır. O yüzden de bu karneleri çocuklarınıza değil gerçek sahipleri olan sizlere vermeyi daha uygun buldum. İçindeki notlar sadece onların ders notları değil, bir anlamda sizlerinde analık babalık görevlerinize verilmiş olan notlardır."
Emin, Ethem, Ekrem, Hülya, Nurten, Sevgi, Çiğdem, Kazım, Mürüvvet... Dokuz isim, dokuz ayrı hayat. Kimse kimseyi gerçekten sevmiyor ya da kimse kimseyi duymuyor. Hiçbirinin kalbi bir diğeri için çarpmıyor.
Kurgu o kadar ustalıkla örülmüş ki, her bölümde kızgınlıkla okuduğumuz bir yalanın üstü açılırken altından büyük bir dram çıkıyor. Hangi karaktere kulak versen o haklı. Kimse suçlu değil ama masum da değil. Kısacası herkes kendi hikayesinin mağduru.
Sırtımızda yük olan, omuzlarımızı ağırlaştıran, içimizde tutarak kalbimizi yorduğumuz ne varsa söyleyelim. Söyleyelim bilsinler...