Vuslatın hayâliyle yanar iken, firâkın ateşi gönlümü kavurdu. Hasret, yüreğimde bitmeyen bir ukde; aşk ise içimde ebed-müddet yanacak bir şem'. Sevgin, karanlık gecelerime nur, özlemin her nefesime derûnî bir sızı oldu. Tutkun, rûhuma vecd gibi işledi; ihtirâsın ise kalbimde saklı duran nâr-ı aşk misâli beni senden gayrıya kapatmadı.
Hangi gece varmadı sabaha?
Aydan sonra doğmadı mı güneş?
Benden sonra sevdin mi birini?
Ben senden sonra...
Hangi yar, unutmadı sevdayı?
Ateş küle dönmedi mi sence?
Benimle sustu bütün şarkılar,
Sen bensiz sonra, ağladı mı gece?
F.T.
Derler ki insanın kalbi susunca, bağlama konuşur. Tellerine düşen her ezgi, içimizde sakladığımız bir duanın, bir yaranın, bir sevdanın sesidir. Türkü dediğin, sadece söz değil; yüreğin dile gelişi, hasretin şekil almış hâlidir.
Her mızrap vuruşunda bir anne duası, bir gurbet hikâyesi, bir âşık figanı gizlidir.
Ses, ruha değerse müzik olur, ezgiye dönüşürse ibadet olur.
Ve insan, bazen en çok kendine türkülerde rastlar.
Ne zaman ki dünya yorarsa, bağlama kucaklar insanı.
Ne zaman ki kelimeler yetmezse, bir uzun hava anlatır her şeyi…
Türkü, kalbin Allah’a sessizce yakarışı;
Bağlama, göğsümüzde taşıdığımız cennetin sesidir...