Özel teşebbüsün kalkınmada önemli bir rol oynayabilmesi için, defalarca yazdığımız üzere, piyasanın taleplerinin yerine getirilmesi şarttır. Piyasa nihayet, "bol kredi, az vergi, geniş sübvansiyon, az sosyal adalet, yüksek kar, güven ve
itibar" istiyor. Bu durumun tenkit edilmemesini, tenkidi önleyici tedbirlerin alınmasını lüzumlu sayıyor. Gerçekten özel teşebbüs, bu sayede fazla kar sağlayabilecek ve kalkınmak için gerekli geniş yatırımlara girişebilecektir.
Özel teşebbüse dayanan ve kütlelere 100-150 yıllık gelişme devresinde
oy hakkı bile tanınmayan Batı kalkınması, aynen böyle olmuştur. Ancak
istihsal seviyesi yükseldikten sonra, yirminci yüzyılda sosyal adalet talepleri, ilgili çevrelerde yankı uyandırmıştır. İktisadi gelişmenin emekleme safhasında bulunan kalkınma hareketimiz özel teşebbüse dayanacaksa, aynı yollardan geçmek zorundadır. Ne var ki, yirminci yüzyılın ikinci yarısında bu mümkün değildir. Israrla belirttiğimiz gibi, istihsal seviyemiz 18. yüzyılda, düşünce seviyemiz ise 20. yüzyıldadır. Bunun içindir ki, çağımızda, sosyal adaleti ön planda tutmayan bir kalkınma politikası başarıya ulaşamaz. Sosyal adalet ise, zenginlerden fazla vergi alınması, sosyal masrafların ve ücretlerin artması, karların azalması demektir. Az kar ise, az yatırım, rizikodan kaçınma, ticarete ve kapkaç teşebbüslere yönelme demektir. Yani özel teşebbüsün, kalkınma vazifesinden istifası demektir.
Meselenin güçlülüğü, özel teşebbüs sisteminin aczi buradadır. Zira, 20.
yüzyılın ikinci yarısında, sosyal adalete geniş ölçüde yer vermeyen hızlı bir
kalkınma politikasını, (dış yardımlar muazzam ölçüde artmayacağına göre), hürriyet düzeni içinde yürütmeye imkan yoktur.
Yön, Sayı 8, 7 Şubat 1962